Perşembe, Şubat 12, 2026

Assata Shakur: Bir Otobiyografi

 


Assata Shakur'un otobiyografisi tek bir siyah devrimci kadının hikayesini içermiyor. Siyahların zulüm dolu tarihinin de hikayesi gibi okunuyor aynı zamanda. Köleliğin sadece ekonomik çatışmalar nedeniyle kaldırıldığını hatırlatıyor mesela, ırkçılığı ortadan kaldırmanın yüzü suyu hürmetine değil. 60'larla 70'lerde Abd'deki mücadeleleri daha yakından görmek ve anlamak için de çok iyi kitap.

Kitabın kurgusu Assata'nın haksız yere suçlanma, hapsedilme ve yargılanma sürecindeki adaletsizliklerin geçtiği bölümlerle Assata'nın çocukluğundan ilk gençliğine kadar olan büyüme hikayesi arasında gidip geliyor. Yoksulluktan ilk girdiği işlere, eğitim hayatındaki hayal kırıklıklarından siyah olduğunun sürekli hatırlatıldığı, ırk ayrımının had safhada olduğu dönemin günlük hayata yansımalarına, ilk devrim araştırmalarından Kara Panterlerle devrime katılma dönemine yer veren ve düşünce trenine de çıkaran bir otobiyografi. Sosyalizmle lirizmi birleştiren şiirleri de aralarda etkiliyor okurken. Dikbaşlı ve açıksözlü kişiliği en az mücadeleleri kadar saygı uyandırıyor. Abd hukuk ve güvenlik sistemindeki gedikleri okurken sinir kat sayısı artıyor, ister istemez benzer hukuksuzluk serüvenimizle paralellik kuruyoruz.

Assata'nın anlattıklarının bazılarının hâlâ güncelliğini koruduğu düşünülürse bu otobiyografinin değeri daha iyi anlaşılacaktır. Irkçılıkla ve cinsiyetçilikle mücadelenin ekonomik mücadeleden ayrılamayacağını gösteren önemli örneklerden biri. Küba'da biten yolculuğunun düşündürdükleri de ayrı. Dünyamız hep bir mücadele maalesef.

Cumartesi, Ocak 31, 2026

Ocak 2026: Okuma ve Seyir Güncesi

 ---KİTAPLAR---



Clara Dupont-Monod Taşların Anlattığı ile beni benden almıştı. Juette'in Tutkusu'nda tarihten gerçek bir karakter yer alıyor. Bir nevi retelling anlatısı diyebiliriz. Zorla evlendirilen ve çocuk yapması beklenen Juette'in hikayesi dönemin mezhep ve güç savaşlarıyla birlikte anlatılıyor. Bir süre sonra bir ikona dönüşen Juette'in hikayesinin ilk kısımları kitaba daha çok bağlıyor insanı. Kitabın ikinci kısmında yazar daha çok dönemi portrelemeye odaklanmış, okurun odağını kaydırabilecek yanları var bu durumun. Genel olarak sevdim ben. Genç rahiple Juette'in bakış açısından anlatılan bölümlerde hikaye anlatıcılığının hayatiliğini de hissedebiliyoruz. 

Mathias Enard'ın Mıntıka adlı dev bilinçakışı romanı tamamen karakterin zihninde geçerken Orta Doğu ve Balkanların tarihine dair çok sayıda detay, olay, savaş, katliam, hayal kırıklıkları sığdırıyor. Anlatıcının güvenilmezliğini de vurgulayan bir bilinçakışıyla kanlı bir tarih sorgulanıyor. Doğu ve batı arasında aslında pek de fark olmadığını düşündürüyor siyasi çıkarlarla askeri çatışmalar söz konusu olduğunda. Okuması çok da kolay olmayan bu romanı Ebru Erbaş'ın akıcı ve özenli çevirisinin de etkisiyle elimden bırakamadım. İlk denediğimde devamını getirememiştim. Doğru anı kollayınca verimli bir okuma oldu benim için. 

Patrick Hamilton Yalnızlığın Esirleri'nde 2.Dünya Savaşı'nın son dönemlerinde bir grup İngiliz'in sığındığı bir pansiyondaki insan ilişkilerini, savaşın gölgelediği ama savaş tehlikesinin bile yok edemediği küçük hesapları, manipülasyonu Enid Roach adlı kadın karakterin iç dünyasına yönelerek ve bolca diyalogla irdelemiş. Enid'in çevresindekilerle mücadelelerinin tanıdık gelmesinden mi, zorbalığın günlük hayattaki yansımalarının yoruculuğundan mı, şüphe ve endişenin dört karakterin üstü kapalı çatışmalarını nasıl bir çığa çevirdiğini psikolojik açıdan çok iyi irdelemesinden mi bilmem, bu ay en sevdiğim kitaplardan oldu Yalnızlığın Esirleri. Hamilton'ın Gaslight ve Rope adlı yapıtlarının sinema uyarlamalarını izleyenler yazarın tarzını tahmin edebilirler. 

Ursula K.Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü'nü Fred Fordham resimlemiş. Serinin ilk kitabının bir özeti mahiyetinde, sade çizimlere sahip, bazı çizimlerin mat göründüğü, ister istemez daha parlak ve canlı bir dünyayı aradığım ama orijinal esere de hakkını veren bir grafik roman. 

Kaveh Akbar Şehit'te formül gibi bir çatı kurmuş aslında. İran göçmeni baba oğul, annenin gizli queer eğilimlerinin önemli bir sırra konu olması, Cyrus'un kendi queer eğilimlerine dair maceraları, bunalımlarının ve kendini tekrar etmelerinin yoruculuğu, farklı bir kurguya yer vereceğim derken hikayenin dağılması ve son 50 sayfada belli bir noktaya saplanıp kalması biraz hayal kırıklığı yarattı bende. Kitabın ilk yarısını, trajikomikliğini ve Leyla'nın hikayesini Cyrus'un hikayesinden daha çok sevdim. Yazarın Cyrus'un babasına gerekli özeni göstermediğini de düşünüyorum. 

Aki Ollikainen'in Beyaz Açlık adlı novellası Finlandiya'da 1800'lerin henüz uygarlığın uğramadığı, özellikle kırsal kesimlerin açlıktan kırıldığı, son derece sert ve acımasız bir ortamda geçiyor. Yazarın bu zor şartları aktarırken herhangi bir duyguya hiçbir şekilde yer vermemesi bu ince kitabı yorucu bir okuma haline getirdi benim için. Demiryollarından ve sanayileşmeden önceki ülkeyi görüyoruz bir açıdan fakat bazı olayların çok ani olup bitmesiyle yeterince derinleşememiş bir anlatı olduğunu düşünüyorum. 

Georgi Gospodinov Bahçıvan ve Ölüm'de babasının ölüm sürecinden bahsediyor ilk yarıda. Kitabın ikinci yarısında babasının geçmişine gidiyor, aynı zamanda da tam bir Gospodinov klasiğine dönüşerek Bulgaristan'daki sosyalizmin izlerine, etkilerine, travmalarına, güzel küçük detaylarına, unutulmaz hikayelerine yer veriyor. Bir yas halinin ajitasyonsuz anlatımından çok daha fazlası var kitapta. Hüznün Fiziği, Zaman Sığınağı, Doğal Roman zaten çok sevdiğim kitaplardı. Şimdi yazarı daha da yakından tanıdığım için sevgimi artıran bir anı roman oldu Bahçıvan ve Ölüm. 

Henning Mankell Wallander serisi 1. kitap Karanlık Yüz ve 2.kitap Riga'nın Köpekleri'yle 2026'nın ilk ayını noktalıyorum. Bu seriyi ilk kez okuyorum. Sonuçtan çok yolculuğun sürüklediği bir seri izlenimi edindim ilk iki kitapta. Wallander'ın insani hallerini de görebilmemiz güzel. İsveç'teki yabancı düşmanlığı ve Letonya'da Sovyetlerin dağılmasından sonraki döneme göz atmamızı sağlayan cinayetler söz konusu. Henüz tam benim serim diyemesem de polisiye ihtiyacımı karşıladı. 

---SİNEMA---

2026'nın ilk ayını genelde güncel filmlerle geçiririm. Bu ay da geleneği bozmadım. Nispeten beğendiklerimden burada bahsettim.


The Last Viking

Kara mizahla aile travmalarını birleştirmiş Anders Thomas Jensen. Kara mizah bazen absürtlüğe meylettiği için bazı sahnelerde burun kıvırmış olabilirim. İki kardeşin dayanışmasının kökenleri senaryo ilerledikçe açığa çıkıyor. İki kardeşin çocukluklarına uzanan Viking hikayesiyle The Beatles takıntılı tımarhane kaçkınları çok eğlenceli fikirler katmış senaryoya. Yönetmenin kadrolu oyuncuları Kaas ve Mikkelsen döktürüyor her zamanki gibi. The Killing'den tanıdık simaları tuhaf bir çift olarak karşımıza getirmesi ilginçti. Filmin absürtlüğe meyleden sahnelerinde bu çift var daha çok. Gerilimin yavaş yavaş tırmanırken dramatik yapıyı koruması ve bunu yaparken de mizahı elden bırakmaması bir başka Jensen klasiğine dönüştürüyor filmi. Bir Adam's Apples değil mesela ama beklediğime değmiş diyebilirim. 


It Was Just An Accident

Rejimle yüzleşmeyi bir intikam hikayesi çerçevesinde aktarmış Jafar Panahi. Afişi görünce yine bir Orta Doğu aile dramı ve kadın düşmanlığıyla yüzleşme hikayesi görüp içim şişecek sanmıştım ama daha iyisi çıktı. Kendilerine işkence yaptıklarından şüphelendikleri bir adamı kaçırıp sorgulayan bir grup insanın kendi geçmişleriyle, gözaltında maruz kaldıklarıyla ve ülke geçmişiyle yüzleştikleri, sarsıcı sahneler barındıran güçlü bir film. Jafar Panahi'nin kamerasını seviyorum. En iyi ve en sarsıcı filmleri hala Çember ve Beyaz Balon bence. It Was Just An Accident'la da filmografisine hem kendi sinemasal anlatı geleneğini bozmadığı hem de sistemi eleştirmeyi sürdürdüğü yeni bir halka eklemesine sevindim. 


The Night of the 12th

Fransa'nın Zodiac'ı ve Memories of Murder'ı gibi diye düşündürüyor ister istemez o filmler kadar güçlü olmasa da. Suçluyu arayan polislerin sorgulamalarıyla ilerliyor film. Bir türlü bulunamayan katil veya katillerin gizeminden ziyade polis teşkilatından taşraya mağdur suçlayıcılığın nasıl içselleştirildiğini gözler önüne seren, yalın sinematografisiyle ve doğal oyunculuklarla öne çıkan bir film. Şiddeti gösterdiği o tek an yetiyor, grafik şiddet bombardımanına ihtiyaç duymuyor. Toplumsal cinsiyeti kurcalıyor. 


This Is Spinal Tap

Merhum Rob Reiner'ın izlemediğim filmlerindendi. Eskiden Spinal Tap'i gerçek bir grup sanırdım hatta. Mockumentary türüne kattıklarıyla çağımızın öncüsüymüş meğer Reiner ve film. Bir diğer yeni fark ettiğim detay ise Michael McKean'i başrolde görmekti. Ne sağlam bir yetenek olduğu yıllar öncesinden belliymiş. Eski ünlerini korumaya çalışan bir glam metal grubunun kendi aralarındaki diyalogları mı, şarkı sözlerinin abuk subukluğu mu daha komikti, karar veremedim. 80'lerin bazı metal gruplarının aynısı gibi hissettirmeleri boşuna değil. Cinsiyetçi şarkı sözleri, karikatüre döndükleri halde kendilerini aşırı ciddiye almaları, müziğin kendisinden çok imajları için uğraşmaları trajikomik sahnelerle ve diyaloglarla vurgulanmış. 


O Agente Secreto/The Secret Agent

Yeterince hakkını veremedim mi acaba diye düşündüm film bitince zira Brezilya yakın tarihine dair daha fazla bilgi sahibi olmayı isterdim. Bir kurgu harikası, Kleber Mendonça Filho'nun olay akışında ana akım anlatılara meydan okuyan tercihleri düşündürücü, dikkatli takip gerektiriyor. Siyasal altyapısının yanında bu yönüyle de etkileyen bir film. Wagner Moura şov olarak da görülebilir. Yönetmenin önceki filmlerinden Bacurau bambaşkaydı, Aquarius'taki kadın karakter portresi ve mücadeleyi de unutamam. O Agente Secreto da zaman içinde demlenip daha da güzelleşecek filmlerden gibi. I Am Still Here'daki gibi duygusal bağı veya El Secreto De Sus Ojos'taki gizemle melankolinin uyuumunu arayanlara hitap etmeyebilir. Gerek yozlaşmış sistemde açtığı gedikle gerek sinemasal anlatı sınırlarını zorlamasıyla 2025'in en iyilerinden olduğuna katılıyorum. İleride tekrar dönüp izlerim.  


The Voice of Hind Rajab

Sonunu bildiğimiz bir şey izliyoruz. Başka bir yapımda görsek ajitasyon diye eleştirilmesi normaldir ama tam da bu empatisizliğin, zulmün ve vicdansızlığın gözlere sokulması gereken bir durum. Sinemasal anlatısıyla değil o korkunç insanlık dışı duruma dikkat çekmesiyle mühim bir film. Telefon başında yardım çığlıklarına yanıt vermeyen Filistin Kızıl Haç ekibinin çaresizliği, yardıma giden sağlık görevlilerinin bile öldürülmesi ve 6 yaşında ölüme gittiğini bilen bir çocuğa karşı duyarsız dünya. Gözlere sokmalı film bu yüzden. Ama yine umursamayacaklarını bilmek daha da üzücü. Otel falan yapacaklar kanlı topraklara. İnsanlığa utanma duygusu gelirse ancak o zaman savaşlar biter. 


I Swear

Tourette sendromlu istemsiz küfürler eden ve tikleri olan bir gencin gerçek hikayesi birçok gerçek hikayede görüldüğü şekilde filme alınmış aslında ama trajikomikliği, şefkati, Robert Aramayo'nun çok başarılı performansı ve İngiltere-İskoçya filmlerinin atmosferine kavuşturmasıyla kendini sevdirdi. Kurgusal ve sinematografik özgünlüğün olmaması filmi zayıf kılmamış. Bir karakter dönüşümü ve travma hikayesi olmasıyla, bu sendromu başarıyla aktarmasıyla öne çıkıyor, yalınlığıyla yüceliyor. Oasis'in Stop crying your heart out'ı eşliğinde sona ererken ister istemez gözlerimin dolmasına neden oldu. 


Sound of Falling

Farklı nesillerden kadınların bastırdıkları ve bastıramadıklarını, travmalarını, hayaletleri, deneysel kurguyla, muazzam bir ses tekniğiyle ve pek güzel bir sinematografiyle karşımıza getiriyor Sound of Falling. Dönemler arasındaki geçişler ve ses kullanımı filmin en başarılı yönü. Filmdeki kadın karakterlerin hikayesel anlamda hislerinin seyirciye geçip geçmediği, aralarında bir bağ olup olmadığı, yönetmenin de kendine has cesur tarzıyla zaten çok içsel bir sinema yaratması üzerine düşünülebilir. Anahtar deliklerinden yansıyan sırlardan gizeme ve gerilime göz kırpan atmosferik yapıya bambaşka bir film. Filmdeki kadınlar arasında ister istemez bir bağ bekledim. Senaryosuyla değil de sinematik, görseli işitsel, kurgusal tercihleriyle göz kamaştıran bir film. 

---BELGESELLER---


Breakdown: 1975

1970'ler Amerikan sinemasının politik olarak tüm Amerikan sinema tarihinin yüz akı olduğu söylenir hep. 1975 yılının bu dönem için nasıl bir dönüm noktası olduğu siyasi ve toplumsal olaylar vurgulanarak anlatılıyor bu belgeselde. Röportajlar, arşiv görüntüleri, unutulmaz filmlerden sahneler, tartışmalı Oscarlar, eski ve yeni ABD başkanlarının sinemasal iklimi de nasıl etkilediği üzerine konuşuluyor. Toplumsal çalkantıların yoğun olduğu zamanlarda çıkar zaten en güçlü sanat eserleri. 60'ların isyancı, devrimci ve hippi kültüründen sonra 1970'lerdeki geçiş dönemi, kadın ve LGBTQIA hakları mücadeleleri, siyahların haklarını kazanma dönemi illaki yansıyacaktı sinemaya. Bugün saygıyla ve sevgiyle andığımız birçok film bu eleştirel bakış çerçevesinde ortaya çıktı. 80'ler yaklaşırken ise muhafazakar kapitalizmin öne çıkardığı başarı hikayelerinin, Rocky'nin Oscar almasıyla nasıl yeni bir dönemin başladığının, Spielberg'in ticari filmlerinin sinemanın çehresini şekillendirdiğinin, şirketlerin kazançlarının öne geçmesinin yansımaları tartışılıyor. Üzerine daha da fazla şey söylenebilecek çok iyi bir sinema belgeseli Breakdown 1975. Günümüzde de her yenilik arayışını woke diye yaftalamadan önce biraz daha düşünmeli ve yenilikmiş gibi görünen yaklaşımlar da mış gibi değil samimi olmalı diye düşünüyorum. 


Depeche Mode: M

Depeche Mode'un son Meksika konserlerinden birinin konser filmi olarak sırf Depeche Mode hayranlarının zaten 2 saate yakın suratlarında keyifli bir sırıtmayla izleyecekleri bir yapım. Arada da Meksikalı fanların Depeche Mode'un son albümü Memento Mori'yle kurdukları bağa dair röportajlar yer alıyor. Ülkenin geçmişine, ölülerini anma kültürlerine saygı duruşu bir yandan da. Andy Fletcher'ın en sevdiği şarkı olan World in My Eyes benim de en sevdiğim Depeche Mode şarkısı sanırım. Zaman zaman değişiyor en sevdiğim yaftası. En son bunda karar kıldım. Çevirip çevirip izleyeceğim, tadı damağımda kalan bir konser filmi. 


The Perfect Neighbor

Büyük ölçüde polis kamerasının görüntülerini içeren oldukça sinir bozucu bir belgesel The Perfect Neighbor. Amerika'daki silahlanma özgürlüğünün, nefs-i müdafaa kavramının nasıl manipüle edildiğinin çarpıcı bir göstergesi. 4 çocuk annesi siyahi komşusunu öldüren Floridalı beyaz bir kadının içselleştirilmiş ırkçılığı ve davranışlarının sonuçlarından hiç pişman gözükmemesi tam bir Amerikan beyaz kökenli muhafazakar ırkçı rezilliği. Katil kadının sıradanlığı, mahalledeki çocukları sürekli polise şikayet etmesi, takıntılı zorbalığı ve fütursuzca silahlanmanın sonuçları trajediye varıyor. Mahkeme süreci çok fazla yansımamış filme. Yönetmen daha çok suçun öncesini, cinayete varan sinir bozucu olaylar silsilesini ve nefs-i müdafaa amaçlı silah kullanımının alenen desteklendiği bir sistemde silaha sarılan beyazların söz konusu yasayı manipüle ederek siyahları vurmasının istatistiklerde büyük yer tuttuğunu vurguluyor. 

---DİZİLER---


The X-Files Son Sezonlar 

Artık uzun bir maratonun sonuna geldim. Bir devir de böylece sona erdi. The X-Files'ı daha önce izlediğim bölümleri tekrar izleyerek ve ilk defa izlediğim son birkaç sezonuyla birlikte tamamladım. İlk 6 sezon aradığımı veriyordu gerçekten. Hükümet komploları, virüsler, UFO ziyaretleri, Scully'nin başına gelenler, Mulder'ın başına gelenler, aradaki paranormal olayların başka benzer birçok bilim kurgu-fantastik türdeki yapıma ilham verdiğini görmek, gizem atmosferinin hakkını vermesi, sezon ortası ve sezon sonu bölümlerinin bağlayıcılığı dizinin alamet-i farikaları zaten. Tek tek bölümlerini sayamayacağım kadar çok vaka işlendi.  Derken 8 ve 9..sezonlarda David Duchovny'nin rolden sıkıldığını ve farklı şeyler yapmak istediğini, bu yüzden de diziden ayrıldığını görüyoruz. Mulder'ın yokluğunda iki yeni ajan Scully'e eşlik etti. Aradaki kendine özgü, tek başına birer film gibi de izlenebilecek paranormal bölümlerle dizide merakı diri tutmaya çalışmışlar o dönem. Yine heyecanla izledim ama bir şeyler eksikti. Terminator'dan tanıdığımız Robert Patrick tam bir mantıkçı FBI ajanı olarak yakışmıştı diziye ve Monica Reyes karakteriyle de Annabeth Gish Mulder'ın inanmaya hazır potansiyelini aratmamaya çalışan bir başka ajan olarak karşımızda ellerinden geleni yapmışlardı. Şimdiki yavan bilim kurgulu platform dizilerinden iyiydi yine de. 9.sezon finaliyle Mulder geri döndü. Bütün suçu Mulder'a yükleyip sonra Mulder'ı kurtarmaya çalışarak bitirmişler diziyi.  15 yıl sonra da geri dönmüştü X-Files. 6 bölümlük 10.sezon ve 10 bölümlük final sezonu hem kendi geleneğini hatırlatıyor, yer yer de ti'ye alıyordu. Tüm insanlığa yayılan virüsten yapay zekanın insanları esir etmesine artık birer Black Mirror bölümü gibi izlenen bölümler de Chris Carter'ın komplo teorisi sevgisini aratmayan detaylara sahipti. Scully ve Mulder'ın tekrar bir araya getirilmelerine sevinsem de final bölümü artık bu hikaye daha fazla uzamamalı dedirtti. Bu pop kültüre mal olmuş diziye yakışan bir final sayılmaz. Önceki sezonlarda çok daha çarpıcı sezon finalleri var. Yine de nihayet dizinin sonunu getirebildiğim için memnunum. Başta da belirttiğim gibi, benim için bir devrin sonu. İlk birkaç sezonunu lise ve üniversitede izlemiş, sonra ara ara geri dönmeye çalışmış ama kendini verememiş, en sonunda 2020'lerin ortalarında diziyi nihayete erdirmiş bir seyirci olarak bu kez aradığımı bulabildim inişli çıkışlı ilerlese de. 


Agatha Christie's The Seven Dials

Heyecanı düşük ve sönük bir Agatha Christie uyarlaması The Seven Dials. Okumadığım Agatha Christie uyarlamalarından gerçi ama bazı anlarda merak uyandırsa da ne karakterlerine ne de gizeme dair heyecan verdi. Oyuncu kadrosu da ekrana bağlamıyor. Helena Bonham Carter'ı özellikle geri planda tutmaları pek yaramamış bu 3 bölümlük mini diziye. Heyecan verici cinayet romanlarının sönük uyarlamalarından biri oldu benim için. Son dönemde çoğaldı bu uyarlamalar ama tırnaklarımızı yiyerek okuduğumuz kitaplara bu derece yavan uyarlamalar yaptıkları sürece ilgimi çekemeyecekler. And Then There Were None'ın yerinin ayrı olduğunu not düşeyim. 


Heated Rivalry

Bir başka gay ergen romansı mı diye başladım Heated Rivalry'e. Son derece maço bir spor ortamında çılgınlar gibi sevişen iki genç hokey oyuncusunun gizli erotizminin neden çok ilgi gördüğü anlaşılıyor izledikçe. Woow denecek bir oyunculuk gösterisi yok ilk sezonda bence. Ama potansiyelleri yok değil oyuncuların. İlk sezonda kendi queer kimliklerini anlamlandırmaya çalışan karakterler görüyoruz. Sezon finalinden gördüğümüz kadarıyla 2.sezon kendi kimlikleriyle toplumun dayatmaları arasındaki bocalamayla geçecek gibi. Kitapların uyarlandığı seriyi okumadım ama bir uyarlama olarak simge bir queer drama evrilecek gibi görünüyor. Dizinin enteresan bir akıcılığı var. Guilty pleasure bir fandom işi gibi başlansa da gideri var. Artık romantizmle karışık erotizmi, Adrian Lyne filmlerinin etkisini queer karakterlerin ilişkilerini yansıtan yapımlarda daha çok görüyoruz. 


Ciudad de Sombras / City of Shadows / Gölgeler Şehri 

Barcelona turistik gezisi gibi dizi Gölgeler Şehri. Şehrin ikonlarına bırakılan cesetlerin arka planında şehrin kuruluş hikayesini de içeren yozlaşmışlık da işleniyor. Barcelona'nın kuruluşuna dair arşiv görselleri ve inşaatların gerçek görüntüleri de aralarda gösteriliyor. Soruşturulan vaka intikam cinayetlerine, eleştiriden de yoksun olmayan bir sosyolojik duruma varıyor. Eşinden boşanmak üzere olan otoriteyle başı dertte polis klişesi burada da var. Kendisine Amerikalara gidip psikoloji, seri katiller ve suçlarına ilişkin eğitim de almış bir kadın dedektif eşlik ediyor. Milo bizden biri gibiydi. Rebeca'yı durgun bulmuştum, meğerse dizideki annesini kanserden kaybeden karakterinin arkasında kendi rahatsızlığı varmış zira Rebeca rolündeki oyuncu Veronica Echegui 42 yaşında hayatını kaybetmiş. 6 bölümlük mini polisiye dizinin her bölümünde farklı bir Barcelona ikonu yer alıyor. Başta da söylediğim gibi, turistik gezi gibi dizi ama sırf o kadarla kalmıyor, tıpkı Netflix'in farklı ülkeler için çektiği birçok dizi gibi. Konu itibarıyla yapay değildi kesinlikle ve vaka iyi toparlandı. Gaudi'ye de bolca atıf olması güzel.

Buraya kadar yazının tamamını okuyan herkese teşekkürler. Şubat sonunda görüşmek dileğiyle.

Salı, Aralık 30, 2025

2025'te Favori Kitaplarım


Her yıl sonunun bilançoları yıl içinde düzenli olarak her ay yazmama rağmen ayrı bir yere sahip benim için. Sevdiğim kitapları tekrar ziyaret etmiş oluyorum. Biraz zaman geçtikçe bu kitaplara dair içimde nelerin kaldığı üzerine düşünmek, kendimi tekrar etmemeye çalışmak, edebiyatın içinde kaybolmak en sevdiğim ritüellerimden. 2025 yılında toplam 91 kitap okumuşum. Goodreads bilançom ve okuduğum tüm kitaplar burada. Okuduğum sıraya göre tüm sene boyunca en sevdiğim kitaplar aşağıda.  


Mariana Leky – Buradan Gördüğümüz Kadarıyla (Çev: Zehra Kurttekin)

Sanırsınız Amelie küçük bir kasabaya gelmiş, bazı düşsel esintilerle güzel hisler aşılamış, sonrasında ise hüzne boğmuş. Bu tür kitaplarda ucuzlaşma tehlikesi vardır, acı tatlı hisler bırakan, karakterler için önce sevinip sonra üzüldüğümüz hikayelerde. Yazar ucuz numaralardan kaçındığı için yüreğimizi bırakabiliriz kitaba. Bazı Avrupa filmlerinin de tadını almak mümkün. Yılın en nahif kitabı ilan ediyorum kendisini. Şefkatli de tabii.


Valeria Luiselli – Sahte Belgeler (Çev: Seda Ersavcı)

Valeria Luiselli’nin bilinç akışıyla ilerleyen düşüncelerini, bir mezarlık ziyaretinden yola çıkıp bazı yazarları anışını ve şehirden, gözlemlerinden bahsedişini okuduğumuz Sahte Belgeler'e de kayıtsız kalamadım. Luiselli kalemini sevdiğim yazarlardan son dönemde. Burada yazdıklarını okurken haftalık, aylık yazılar da yazsa keşke de okusak diye hayal ettim. (Zaten yazıyorsa da bize de ulaşsın.)


Edward Carey – Gözlemevi Apartmanı (Çev: Esin Eşkinat) 

Bir apartmandaki birbirinden cins karakterlerin kara mizahla örülü öyküsüne bayıldım. Edward Carey şahane bir kurmaca yazarmış. Arka planda burjuvazinin çöküşü ve şehirlerin değişen çehresini de karakter hikayelerine aktarmış. Wes Anderson'la Salinger'ı andım bazı sayfalarda. Ana karakterin bazen kızdırdığı, diğer karakterlerin ve romanın genelinin merak uyandırdığı keyifli örneklerden. 


Richard Ford – Kanada (Çev: Umay Öze) 

Amerikan taşrasından bir soygun hikayesi anlatacakmış gibi başlayıp işlevsiz aile ve büyüme hikayesine dönüşen Kanada yılın başında en sevdiğim kitaplardandı. İyi bir hikaye anlatıcılığı, sosyolojik alt metin, karakterlerin motivasyonlarını sorgulama, karakterlerle bağ kurdurma, kurguda bütünlük gibi iyi bir romandaki sevilesi özelliklere sahip. İnsan ilişkilerinin kırılganlığını vurguluyor en nihayetinde. Özlediğim büyük Amerikan romanlarının havası var, bunu da kitaptan bahsettiğim her yerde söyledim zaten. 


Ann Patchett – Hollanda Evi (Çev: Kerime Dalyan) 

Bir başka burjuvazinin çöküşü romanıyla daha karşı karşıyayız. Hollanda Evi yıllardır karşıma çıkıyordu. Okumak 2025'e kısmet oldu. Dağılan bir aile sonrası paylaşılamayan miras öyküsünde en çok kardeş dayanışması vurdu beni. Yoksa benzerlerine sıkça rastlanabilir elbette. Beklediğimden daha akıcıydı. 


Maggie O’Farrell – Esme Lennox’u Kim Öldürdü (Çev: Kıvanç Güney) 

Maggie O'Farrell'ın sevmediğim kitabı çıkmadı şu ana kadar. Ben Ben adlı anlatısını okumaya çekiniyorum biraz sadece. Esme Lennox'a dönecek olursam, toplumun normlarından farklı yönler çizmek isteyen kadınların maruz kaldığı akıbetlere eleştirel bakış açısını, geriye dönüşlerle ilerleyen kurgusunu akıllıca kullanmasını, adeta bir cinayet romanı gibi soluksuz okutmasını çok sevdim. Tarihten sesi soluğu kesilen, her yönüyle bastırılmış kadınlara ses olmaya devam ediyor O'Farrell. Minnettarız. 


Abdullah F.Doğan –Kanatkambur

Genç yazarla sosyal medyada takipleşirken bana kitabını hediye olarak gönderme nezaketini göstermişti. Ürkütücü öykülerinde tekinsiz atmosferi ön plana çıkarmaya, yoksul çocuklara ses olmaya çalışmış. Bazı öyküler yarım kalmış gibi hissettim. Bazılarının da en çok atmosferini sevdim. 


Olga Tokarczuk - Yakup'un Kitapları (Çev: Neşe Taluy Yüce)

Sahte mesihin hikayesiyle farklı katmanlara, farklı hayatlara, karakterlere, coğrafyalara açılan, katmer katmer ilerleyen, bir dönemin sosyopolitik tarihini gözler önüne seren, resmen destansı bir roman. Tokarczuk'un kurguculuğuna bir kez daha şapka çıkarmamak elde değil. Sahte erkek mesihin hikayesi bir erkek yazarın elinden çıksa buradaki onca kadın karakterin de hakkı verilmezdi diye düşünüyorum. Okurdan çok sayıda karakterin varlığıyla dikkat talep ediyor. Mesafeli anlatımına rağmen akıcı buldum. Bazen uzadığını düşünsem de her seferinde merakla açıp okudum kitabı. Okurların kendini hazır hissettiğinde başlı başına bir deneyim gibi görerek okuyabileceği özel kitaplardan. Okuduktan sonra romandaki göndermeleri araştırma dedektifliğine davet etmesi de cabası. Türkçeye özenle çevrilmiş. 


Tomasz Jedrowski – Karanlıkta Yüzmek (Çev: Melek Memiş)

Birçok duyguyu yaşadım okurken. Karanlıkta Yüzmek 1980'lerin (en sevdiğim dönemlerden biri tabii ne de olsa) Polonya'daki sosyopolitik değişim döneminde iki queer gencin öyküsünü anlatırken etkiliyor. Ben etkilenenlerdenim şahsen yani. 20'li yaşlarda yaşadığımız değişimden yaptığımız seçimlere, geleneksel yaşamla farklı bir yol çizme arasında kalmaya, tutkuyu ağdalı anlatıma kaçmadan işlemeye sevdiğim çok şey var kitaba dair. Yılın en iyilerinden. 

Wieslaw Mysliwski – Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez (Çev: Neşe Taluy Yüce)

Tamamı monolog şeklinde kurgulanan bir kitapta bunalacağımı sıkılıcağımı düşünmüştüm ama hiç de öyle olmadı. Bilinçakışı şeklinde kurmacaya dönüşen bazı anlatıları transa geçmiş gibi okuduğum doğrudur. Anlatıcının hikayesinin bir dönemin portresi olarak karşımıza çıkması, bireyselden kolektife gidiş, anlatıcının anlatıyı yer yer bölüp araya girmesi bu enteresan özellikli romanın içerdikleri. Bazen sabır gerektirse de çoğu bölümünü merakla okumama yetti. Herkes sever mi bilemedim gerçi. 

Caroline Blackwood – Büyük Büyükanne Webster (Çev: Gökçe Yavaş) 

Aristokrasi hicviyle gotik atmosfer hicvi yazarın keskin gözlemciliğiyle birleşince keyifle okunan bir kasvetli malikane romanı çıkmış ortaya. Bence de aristokrasi, lüzumsuz eşyalara sahip kasvetli malikaneler ve zenginler dalga geçilecek şeylerdir zaten. Hikayesinden ve karakterlerinden ziyade bu yanıyla öne çıkan, alaycılığıyla hatırladığım bir roman. 

Rumena Buzarovska – Hiçbir Yere Gitmiyorum (Çev: İsmail Ferhat Çekem) 

Cinsiyetçiliğin, homofobinin, göçmenliğin ve ırkçılığın yarattığı sıkıntıların ve adaletsizliklerin günlük hayata yansıdığı öyküler yer yer rahatsız edici fakat tam bir durum tespiti. Makedonyalı yazarı okurken bizden bir yazarı okuyor gibiydim. Kötücüllüğü çok hissettim okurken ama gerçekçi maalesef. Zehir zemberek yazınıyla bir şeylerden intikam alıyor sanki yazar. Çeviri akıcıydı. 

Brit Bennett – Kayıp Yarım (Çev: Arzu Altınanıt)

Açık tenli siyahi iki kız kardeşin farklı yönlere giden hikayesi pembe diziye de dönüşebilirmiş ama yazar ten rengi söz konusu olduğunda ırkçılığın kökenlerinin ne kadar derine inebileceğini paralel ilerleyen iki hikayeyle başarıyla kotarmış. Tek şikayet edebileceğim, bir iki kolay tesadüfün varlığıydı. Afro-Amerikalıların sosyal gerçeklerle sınavını, toplumsal ikiyüzlülüğü, kadına şiddeti, istismarı, utanç duygusunu sorgulayan sürükleyici bir roman.

Camilla Lackberg - Saklı Çocuk (Fjalbacka 5) (Çev: Güneş Becerik Demirel)

Bu seriden, yazarın Erica'yı hamile bırakıp durmasından, aile dramlarını abartmasından sıkıldım aslında ama elimden de bırakamıyorum. Her kitapta farklı sosyal konuları cinayetlerin içine yediriyor. Hepsinde bunu başarıyla yaptığı söylenemese de Saklı Çocuk'u seçtim içlerinden. İskandinavların Nazi geçmişleriyle hesaplaştıkları bir konu söz konusu olduğu için, kurguyu da nispeten abartmadığından serinin sevdiğim kitaplarından oldu. Erica'nın annesinin günlüklerini bulması iyi fikirdi. 

Erlend Loe – Bildiğimiz Dünyanın Sonu (Çev: Dilek Başak)

Erlend Loe kendi kendine eğlenirken bizi de eğlendiriyor. İskandinav dertlerine hangimiz imrenmiyoruz ki. Doppler'in son kitabı bazen fazla pornografik ve gereksiz detaylara sahip ama 2.kitaptan daha çok sevdim genel olarak. Modern hayattaki saçma sistemler ve insan ilişkilerini hicvetmeyi ihmal etmemiş yine. 


Christian Jungersen – İstisna (Çev: Nur Beier) 

İnsan hakları için çalışan bir grup kadının bencilik ve ikiyüzlülük seviyelerinin yol açtığı olaylar silsilesi o kadar manidardı ki. Anlatıcıların paranoyalarıyla ilerlerken güvenilmez anlatıcılı romanlara sağlam bir halka ekliyor Jungersen. Yazar pek umutsuz. Karakterler pek kötücül. Senin mızmız gördüğün tip belki sadece kişisel saygı ve anlayış bekliyordur. Duyarlı ve destekçi sandığın aslında sana en büyük kötülüğü yapıyordur. Sevgi nefret ilişkisiyle okuduğum bir roman. İnsanın yapabileceği kötülüğün, gizlediği karanlık yanın sınırsız olup olmadığını sorguluyor. Yakın tarihteki katliamlara dair notlarla da bunu keskin bir şekilde vurguluyor. Rahatsız edici ama okuduğuma memnun olduğum, Hannah Arendt'e bol bol gönderme yaptırabilecek, yılın en sarsıcı kitaplarındandı. 


Meltem Gürle – İrlanda Defteri

Meltem Gürle Kırmızı Kazak'tan sonraki bir başka yazı derlemesiyle yine ağzımıza bir parmak bal çaldı. Yazar İrlandalı yazarları, ülkenin tarihini ve kişisel yolculuğunu edebiyat ve yaşam sevinciyle iç içe anlatıyor. Deneme, günlük ve anı türlerini birleştirmesini, en çok da ev sahibi Mary'i sevdim. Burada bahsetmiştim. 

Jennifer Lynch – The Secret Diary of Laura Palmer

Laura Palmer'ın iç dünyasını, Bob'dan kaçmak için ondan da karanlık bir dünyaya yönelişini Jennifer Lynch kurgulamış. Müteveffa Palmer'ın gizli günlükleri bu asla tam olarak çözülemeyen Twin Peaks gizemini bir nebze de olsa aydınlatmaya aday. Gizli günlüğü bir spin-off serisi gibi hayal etmek mümkün. Kütüklü kadının varlığının garip bir şekilde huzur vermesi kaçınılmaz. 


Dubravka Ugresic – Acı Bakanlığı (Çev: Ünver Alibey)

Amsterdam'a iltica eden bir grup Balkan sığınmacının buraya uyum çabaları, bir dil kursunda bir araya gelen karakterlerin kendi başlarına öyküleri, dil çalışmalarıyla nostalji duygularının ve aidiyetin sorgulanması, parçalı kurguyla dağınık yaşamları vurgulaması Acı Bakanlığı'nı kendine has bir roman yapan yanları. Balkan yazarlarda illaki göç ve savaş teması olur. Ugresic bunu nostaljiye atıfta bulunarak ve belleğin önemine dikkat çekerek yapıyor, sorgulatıyor. Karakterleri öğretmen Tatjana aracılığıyla tanıdığımız, mesafeli bir bakış açısı var. Empatisiz olduğunu göstermiyor bu elbette, tam aksine. Okuru sadece hissetmeye değil, durup düşünmeye de davet eden bir empati söz konusu. 


Roy Jacobsen – Görülmeyenler (Çev: Deniz Canefe)

Hayatın kendi akışı gibi ilerleyen hikaye gittikçe açılıyor, karakterler zamanla kendini sevdiriyor, motivasyonları ve mücadeleleri gitgide daha çok değer kazanıyor bu dingin başlayan ve giderek yükselen romanda. Norveç'in Barroy Adasından bir aile hikayesi olarak devamını da merak ettiriyor. Şahsen Ingrid ve Lars daha çok ön plana çıkınca romanı da daha fazla sevmeye başladım. Karakterlerin içsel yönü satır aralarından anlaşılıyor, Jacobsen'ın göstere göstere değil, duru ve mütavazı, karakterlerin psikolojisini okurun sorgulamasını talep eden bir anlatımı var. Başka bir yazarda sıradan görülebilecek yanları şefkatle anlatmasını sevdim. 


Vigdis Hjörth – Annem Öldü mü (Çev: Dilek Başak) 

Yazarın Miras romanını çok beğenmiştim. En iyi İskandinav aile romanlarından biri bence. Postane Günlükleri'ni de bir o kadar sevememiştim. Annem Öldü Mü, aileden kopan sanatçı bir kadının annesiyle ve geçmişiyle yüzleştiği, monologlarla ilerleyen bir anlatı. Anne - kız ilişkisi irdelenirken hayırlı evlat olmak veya olmamak, iyi bir anne olmak veya olmamak düşüncelerini, sanatçı olmayı seçerek toplumsal dayatmalardan farklı bir yön çizmesini konu edindiği bir roman. Sarsılarak okudum haliyle ama yıkıcı bir tutumunun olmaması da iyiydi. 


Volker Kutscher – Transatlantik (Çev: Cem Sey)

Gereon'un Amerika'ya kaçışı, Amerika'daki günleri, karşısına çıkan eski dost ve düşmanlar, Marlow'la son hesaplaşması, Charly'nin Berlin'deki yalnızlığı, tek başına Nazi rejimiyle mücadelesi, kendini yanlış kişiye güvenirken bulması, cinayetleri çözerken de artık iyice Nazilerin arka bahçesi haline gelen polis teşkilatından hep bir adım önde olması Gereon Rath serisinin 9.kitabıyla ilgili anmam gerekenlerden bazıları sadece. Gereon'la Charly'nin maceraları ayrı ayrı, paralel kurguyla anlatılıyor. İkisini bir arada özledim bu kitapta ama didişmelerinden bıkmıştım açıkçası. Yer gök faşist diktatörlükle yıkılırken sevdiğim karakterler için endişelenmeye devam ettim. Her zamanki gibi tırnaklarımı yiyerek okudum. Son bir kitap daha var bildiğim kadarıyla. Onu okumaya daha da çok korkacağım işte. 


Edouard Louis – Değişmek (Çev: Ayberk Erkay) 

Edouard babasıyla hesaplaşmaya doyamadı. Burada nasıl sınıf atladığından, kültürel gelişimi ailesinden, taşradan, sınıfından kendini sıyırmak için kullanışından, bir o kadar da insanları kullanışından fakat bunu kendini överek değil özeleştiriyi de ihmal etmeden yapmasından, uçlarda yaşadığı günlerden bahsediyor. Bir insanın kendi aile geçmişini sorguladığı anlatıların en yaratıcı olanlarından değil belki ama bunu çok yoğun bir dille, gayet de başarılı bir anlatımla yapıyor. Karakter olarak menfaatçi yanının ön planda olduğu bu kitabı sanırım kendisinin en az sevdiğim kitabı oldu ama yine de bu listeye girmeliydi. Dobra ve tutkulu tarzını seviyorum. 

Neige Sinno – Hüzünlü Kaplan (Çev: Ebru Erbaş)

Yazarın kendi istismar hikayesini parçalı kurguyla, geçmişe dönüşlerle, günümüzdeki yaşamıyla paralelliklerle, hukuk sistemine dair eleştirileriyle anlattığı, kendisine ve ailesine dışarıdan bakmayı da başarabildiği, çok çarpıcı ve etkileyici bir anlatı. Tacize ve istismara maruz kalan çocuklarla kadınların psikolojisini anlayabilecek mi bir gün toplum acaba. Çocukken yaşadığı tacizlere karşı neden sustuğunun bir türlü anlaşılamadığı, mahkeme sürecinin yıprattığı, okurken bizim de sinirimizin bozulduğu, en çok da annesinin tavrına anlam vermekte zorlandığım bir okumaydı. Suçu işleyen babanın bu kez suçunu kabul ettiğini ve cezasını çektiğini gördüğümüz için de farklı bir yeri var Sinno'nun yaşadıklarının. Yaşı ilerledikçe toplumun survivor yaftasını yapıştırmayı sevdiği yazarın genç kızken mağdur suçlayıcılığa maruz kaldığı düşünüldüğünde çok daha anlamlı oluyor anlatılanlar. Grafik şiddete de asla yüz vermiyor. Cinsel travmalara karşı eril bakışı eleştirmekten  geri kalmıyor. Çok değerli ama okuması haliyle zorlayıcı bir kitap. 


Romain Gary – Kral Solomon’un Bunalımı (Çev: Tahsin Yücel)

Romain Gary'le buluşmayalı epey olmuştu. Bu dingin ilerleyen, zaman zaman karakterlerin ve olayların kırılma ve yükseliş anlarıyla sarsan ve şefkatli bir bakış açısına sahip romanı kendisiyle özlem gidermeme vesile oldu. Hayatı dolu dolu yaşama nutukları atıp dururlar. Beylik lafları değil, bu romandaki 84 yaşındaki Solomon'ı dinlesinler. Belli bir yaşın üzerindeki kadınların da sevilmek isteyebileceğini hatırlatması da, taksici Jean'ın dönüşümü de kayda değer bir okuma haline getiriyor romanı. 


Paul Auster – Kırmızı Defter (Çev: İlknur Özdemir)

Müteveffa Auster'ın çok sevdiği tesadüfleri içeren öyküler, anekdotlar ve anılar derlemesi, kendisini yazarlığa iten nedenleri okuduğumuz bir kitap. Her zamanki içtenliğiyle yaratıcılığı bir arada. 


James Baldwin – Dağlardan Duyur Onu (Çev: İlknur Özdemir)

Bir yandan queer kimliğini bulmaya çalışan anlatıcının bir yandan da aile köklerini, beyaz istismarını, ırkçılığı, din fanatizmini ve kadınlara dayatılanları gözler önüne serdiği, kurgusunun da farkıyla öne çıktığı bir roman. Yarı otobiyografik olduğu bilinen kitaptaki Hıristiyan göndermeleri benim için yorucu olsa da Baldwin Baldwin'dir. Sevdiğim yönleri sevmediğim yönlerinden daha çok olan bir kitap. 

Mohamed Mbougar Sarr – Safi İnsan Onlar (Çev: Şirin Erkan Leitao) 

Bir Afrika ülkesindeki içselleştirilmiş homofobinin sonuçları elbette yıkıcı oluyor. İnsanların En Gizli Hatırası gibi katmerli bir kurgusu yok bu romanın. Daha klasik ilerleyen bir olay örgüsü var fakat kitabı zayıf kılmıyor bu. Senegal'de eşcinsellerin maruz kaldığı şiddet olaylarının dozunun çok yüksek olması okumayı da zorlaştırıyor. İnsan sevgisinin, şefkatin, umudun önemini vurguluyor. Nefreti inanca endekslemenin tehlikelerini ayan beyan gösteriyor. Bu listede olması şart olan kitaplardandı o yüzden. 


Andrea Abreu Lopez – Yaz Köpekleri (Çev: Seda Ersavcı) 

Karayiplerden capcanlı bir büyüme hikayesi akran arkadaşlığının kırılgan yönleriyle toplumsal sınıflarının etkisini bir arada ele alıyor. Kız çocuklarının ergenliğe giriş sürecini hiç lafını sakınmadan sergilemesinden sosyal gerçekliğine, ilk arkadaşlık acılarından hayal kırıklıklarına çarpıcı yanlara sahip bir romandı. Şahsen bayılarak okudum. Erkek çocukların büyüme hikayelerinin yüceltildiği bir dünyada okunması elzem kitaplardan olduğunu düşünüyorum. 


Humphrey Carpenter – J.R.R. Tolkien (Çev: Çiğdem Erkal İpek) 

Carpenter'ın Tolkien biyografisi mesafeli ve düz bir çizgide ilerliyor aslında ama Tolkien söz konusu olunca gel de ekleme bu listeye kitabı. Tolkien'in yaşamının ilk yıllarının çalkantıları, savaşlardan nasibini alışı, Oxford'da yükselişi, dil öğrenmeye yatkınlığı ve hep fantazyalar oluşturması, mükemmelci kişiliğiyle Orta Dünya'yı uzun süre yazma hikayesi dahil kitaba. En çok Orta Dünya'nın çıkış noktasına dair ayrıntılar gülümsetti, Tolkien'in ilham kaynaklarını görmek açısından güzeldi. Evliliğe ve eşine karşı muhafazakar bir bakış açısının olması düşündürdü. 


Cecile Pin – Gezgin Ruhlar (Çev: Püren Özgören) 

Vietnamlı sığınmacı bir ailenin dağılış süreci, tıpkı ailenin dağılışı gibi parçalı bir kurguyla hikaye edilmiş Gezgin Ruhlar'da. Üç kardeşin Amerika'ya gitmeye çalışırken kendilerini İngiltere'de bulmaları, ülkeye uyum süreçleri, batılıların kah örtülü kah açık ırkçı davranışları, emperyalizmin yıkıcılığı ve geçmişteki acıları yazarın lirik ama ucuz bir ağlaklığa kaçmayan anlatımıyla etkiliyor. Kısa ve öz cümlelerle güçlü bir kadın karakter hikayesi yıllara yayılarak anlatılmış. Amerikalı askerlerle emperyalistlerin çelişkilerinin romanda eksik olmaması da artılarından. 


Hernan Diaz – Güven ve Uzaklarda (Çev: Kerem Sanatel)

Güven'den şurada uzun uzun bahsettim. Yeni büyük Amerikan romanımı buldum diyebilirim. Şaşırtıcılık değil sadece, yazarın kurgusal seçimleri, gizlerin yavaş yavaş açığa çıkmasıyla Amerikan rüyasını, erkek egemen dünyayı tersyüz etmesi takdirimi kazanan unsurlardı. 20.yüzyılı en iyi 1920'lere ve 30'lara dönerek anlayabiliriz diye düşünüyorum. Diaz'ın türden türe atlama becerisine de dikkatinizi çekerim. Uzaklarda daha klasik anlatılı bir başka Amerikan rüyası romanı. İsveçli Hakan'in kıta boyunca zorlu yolculuğunda başından geçenler Westernleri ve eski serüven romanlarını hatırlatıyor. Güven kadar bayılmasam da severek okudum. Ana karakterin nahifliğiyle yaşananların sertliği hüzne boğdu. 

Deborah Levy – Eve Yüzerken (Çev: Elvan Kıvılcım)

Karakterlere dair psikolojik analizleriyle ve kurgusuyla son zamanlarda okuduğum hiçbir kitaba benzemeyen bir roman. Levy'nin otobiyografik üçlemesini de okudum bu yıl ama kurmaca kitabının yeri ayrı oldu. Eve Yüzerken dengesiz diye etiketlenen genç bir şair kızla diğer karakterler arasındaki gerilimi katman katman işliyor. Toplumda güçlü kadın imajını da sorgulatıyor Levy. Arthouse film gibi kitaplardan.

Mariana Enriquez – Kasvetli İnsanlar İçin Güneşli Bir Yer (Çev: Banu Karakaş) 

Enriquez'in tekinsiz, büyülü, ürkütücü ve hep feminist sosyal gerçekçi öyküleri bu kitabında da duvardan duvara attı, sarstı, yaratıcılığıyla hayran bıraktı. Öykülerdeki okuru şaşırtan unsurları kıvrak bir şekilde kullanırken kadına şiddete ve baskıya dair söyleyeceklerini esirgemeyen Enriquez ne yazsa okurum artık dediğim yazarlardan. 

Julie Otsuka – İmparator Tanrıyken (Çev: Duygu Akın)

Otsuka'nın Tavan Arasındaki Buda romanındaki gibi kolektif dille Amerika'daki Japon halkın 2.Dünya Savaşının gölgesinde evlerinden, ailelerinden, toplumdan sürülmelerini, dışlanmalarını, yaşadıkları ayrımcılığı, kopan bağları çok iyi aktarmış yazar. Anne, baba ve çocuğun bakış açılarının biz diline çok iyi yedirildiğini, kurmacanın çerçevesini genişlettiğini de görüyoruz. Etkilendim. 

Hwang Bo-Reum – Hyunam Dong Kitabevi (Çev: Nilay Özeser)

Bu kitaba vasat bir kişisel gelişim kitabı muamelesi yapılmasının haksızlık olduğunu düşünüyorum. Yazarın hafif anlatımına burun kıvırılabilir ama basit bir neistersenizyaparsınız-güçsizde-veaşktaherşeymümkündür geyiği değil. Günümüzde iş hayatının gerçeklerini kapitalizmi eleştirerek, insan ilişkilerindeki yabancılaşmayı vurgulayarak, bir kitapçıdaki bir grup insanın hikayesini çoğu kez gerçekçi bir biçimde sunarak yapıyor bence. Çok satan kitaplar arasında yer alması bir kitabı yerden yere vurmayı gerektirmiyor. Herkes pat diye kitapçı açamaz tabii ki ama genel olarak içtendi bence. 

Yu Hua –Yedinci Gün (Çev: Alper Dayıoğlu)

Yu Hua sade bir dille topluma ayna tutan yazarlardan. Bu kez metafizik de işin içine girmiş. Öldükten sonra hayatı gözlerinin önünden geçen bir adamın hikayesi sadece tek bir kişinin hikayesini değil, Çin toplumunun bazı yönlerini eleştirecek şekilde anlatılıyor. Araftaki ruhların diyaloglarıyla geçen bölümlerden ziyade anlatıcının babasıyla ilişkisini anlattığı bölümü sevdim ama tabii. Romanda benim için öne çıkan bölüm o kısım oldu. Yazarın diğer kitaplarına göre daha az benimsedim ama etkilenmemek de elde olmadı. 

Guadalupe Nettel – Kıştan Sonra (Çev: Banu Karakaş) ve İçinde Doğduğum Beden (Çev: İdil Dündar)

Bu yıl tanıştığıma en çok sevindiğim yazarlardan Nettel. Keskin gözlemciliği had safhada. Gerek kendi çocukluk anılarını yazdığı İçinde Doğduğum Beden'de, gerek Kıştan Sonra'da mantıkla psikolojik içgörüler arasında gidip gelen o çok sevdiğim ölçüyü iyi tutturmuş. İçinde Doğduğum Beden'den burada daha detaylı bahsetmiştim. Kıştan Sonra iki karakterin bakış açısıyla ilerlerken erkeklerle kadınların beklentilerini, bakış açılarını, hayata karşı duruşlarını, ilişkilerdeki hayal kırıklıklarını sıkı bir aklıselimlikle irdeleyen bir roman. Her iki karakterin farklı bakış açısını da iyi yansıtmış yazar. Asla ucuz numaralara yeltenmemiş. Paralel hikaye de, karakterlerin yollarının kesişmesi de, olayların gidişatı da gerçekçi ilerliyor. Guadalupe Hanımla kafa yapımız epey benzeşti kısacası. 

Jorge Ibarguengoitia – Ölü Kızlar (Çev: Elif Kaya) 

Genelev patroniçesi kız kardeşlerin şiddetle, kanla, istismarla, toplumsal yozlaşmayla iç içe hikayesi. Soruşturma şeklinde ilerlemesi, salt keskin gerçekçi bir bakış açısıyla yazılması, bölüm bölüm karakterlerin farklı hikayeleriyle ilerlemesi ve hepsinin başından sonuna çok iyi bağlanması kitabı müthiş kılan özellikler. Yazarın büyülü gerçekçiliğe ve deneyselliğe meyilli meslektaşlarından bambaşka bir dünya sunduğunu görüyoruz çıplak gerçekçi bir anlatımla. Buna da razıyız. 


Clarice Lispector – Karanlıktaki Elma ve Bir Hayat Nefesi (Çev: Bengi De Sa Matos Paixao)

Kaç yıldır Clarice Hanımı ziyaret edememiştim. Bu yıl iki kitabıyla da mest etti. Nihayet daha önce okumadığım çevirileri çıktı karşıma.  Özellikle Bir Hayat Nefesi yeni başucu kitaplarımdan oldu. Lispector'ın başka bir dünyanın yazarı, ulvi bir sese sahip olduğunu tekrar hatırlattı bana her iki kitap da. Karanlıktaki Elma'dan burada, Bir Hayat Nefesi'nden burada bahsetmiştim. Karanlıktaki Elma'nın farklı anlatılar arasında gidip gelişiyle Bir Hayat Nefesi'nin yazarla karakterinin birbirlerinin yerine geçmesi edebi açıdan farklı kapılar açan yaklaşımlar. İncelikler kraliçesi Lispector'ın okumadığımız diğer kitaplarına da kavuşmak dileğiyle. 



Alejandro Zambra – Bir Noel Hikâyesi (Çev: Saliha Nilüfer) ve Çocukluk Edebiyatı (Çev: Çiğdem Öztürk)

Zambra kendi editörüyle ilişkisini Bir Noel Hikayesi'ndeki bir yazarla editörü arasındaki atışmaları hikayeleyerek anlatmış. Bolano ve Vila-Matas göndermeleri sevindirirken yayınevlerinin yazarlardan beklentileri üzerine eğlendirerek düşündürdü. Çocukluk Edebiyatı'nda bu kez Zambra'nın babalık günleri söz konusu. Mizahtan kaçış yok bunda da. Çocuk büyütmekle, toplumun anne babalara bakış açısıyla ilgili önyargılarını kendi alaycı ve içten bakış açısıyla da eleştiriyor bir yandan. Kitaptaki öyküleri de ayrıca beğendim. Zambra hep yazsın, hep takip edelim, okuyalım. 


John Fowles – Günceler: Volume 1: 1949-1965

Üç kitabıyla da başucu yazarlarımdan biri sayacağım Fowles'ın güncelerinin ilk cildinden uzun uzun bahsetmiştim bu yazıda. Sevdiğim bir yazarın hayatını, günlük sıkıntılarını, iç dünyasını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını, hayat felsefesini, kültüre ve topluma bakış açısını görmek açısından bu yılın en önemli okumalarındandı. 


Gareth Brown – Kapılar Kitabı

Bu fantastik roman elimden bırakamadan kendimi kaptıracağım büyülü dünya gereksinimimi karşıladı. Bir yandan da, sevebildiğim birkaç karakter kazandırdı. Romanın kötüsünü biraz abartmış yazar ama sonunda onunla ilgili eklediği detaylar da kendisini kabullenmemi sağladı. Zaman yolculuğunu iyi işlemiş. Bayılarak okudum. Araya bu tür kitapları daha sık almalıyım. 


Gustav Meyrink – Golem

Yılın en şaşırtıcı sürprizlerindendi Golem. Everest Kitap basımını okudum. Gotik korku izlenimi veren, aslında var oluş felsefesiyle ilintili, gerçekle hayallerin birbirine karıştığı, girdap gibi fakat o girdapta büyülenerek kaybolduğum bir roman. Filmi de ayrıca başarılıydı, özel bir sinema deneyimiydi. Prag sokaklarının atmosferiyle karakterin paranoyaları iç içeyken hikayenin gidişatı açısından da okuru şaşırtan cinsten.  


Ia Genberg – Detaylar

Yaşamına girip çıkan insanlar aracılığıyla hayatını, beklentilerini, buhranlarını sorgulayan Genberg'in Detaylar'ı otobiyografik anlatılar içerisinde kendimden en çok şey bulduğum kitaplardan oldu. Burada daha ayrıntılı bahsetmiştim. En yaratıcı edebi dile veya kurguya sahip kitaplardan değil belki ama benim için yeri ayrı şimdiden. 


Anne Rabe – Mutluluk İhtimali

Doğu Almanya'da paranoya günleri, Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve Almanya'nın birleşme dönemi, Nazi dönemine kadar sürüklendiğimiz bir aile tarihi romanı, kişisel aile hikayesiyle toplumun dönüşümünü bir arada anlatan iyi örneklerden. Mutluluk İhtimali bir dönem portresi olduğu kadar çok sarsıcı bir işlevsiz aile, ebeveyn istismarı, akran zorbalığı temalarını sunuyor. Anne Rabe'in gözlemleri, karakter ve sosyopolitik tahlilleri çok başarılı. Yılın tartışmasız en iyilerinden. 

Margaret Atwood – Yaşlı Bebekler

Kraliçe Margaret Atwood'un edebi kaleminin en iyi örneklerini sunduğunu iddia edemem ama kendine özgü farkını da kesinlikle belli eden öyküler yer alıyor Yaşlı Bebekler'de. Burada ayrıntılı bahsetmiştim. 


Helene Hanff – 84 Charing Cross Road

Hanff'ın Londra'daki bir kitapçıyla yazışmaları kitap sevgisinden insana saygıya, insan ilişkilerindeki istikrardan dürüstlüğe, mektup yazma döneminin inceliklerine bakışa davet ediyor okurları. Yazarın kendi alaycı bakış açısıyla dönemin siyasi portresi de satır aralarında gizli. Anthony Hopkins ve Anne Bancroft'un rol aldığı filmi de en az kitap kadar güzel, hatta filmi daha bile çok sevmiş olabilirim. 

Ferdia Lennon – Muhteşem Zaferler

Antik Çağ'da Sirakuzalı iki taş işçisinin Hacivat'la Karagöz'e de göz kırpan atışmaları gibi başlayıp bambaşka bir hikaye anlatma biçimine doğru ilerleyen, hikayelere olan ihtiyacımızı vurgulayan, son 100 sayfasında gözyaşı döktüren enteresan bir roman. Savaşın gölgesinde bir amatör tiyatro sergileme çabasının trajikomik öyküsü yüzyıllarca değişmeyen bazı gerçekleri de düşündürüyor. Pek sevmem sanıp tersköşe yaşadığım kitaplardandı. Burada da bahsettim. 

Ursula K. Le Guin – Lavinia

Antik Çağ'ı hazır ziyaret etmişken kitaplığımda bekleyen Lavinia'nın hikayesine de dalma fırsatım oldu bu yıl. Ursula K.Le Guin'in özel bakış açısıyla Aeneis metninde çok az adı geçen bir kadın karakterden bir efsane okuyoruz. Erkeklerin savaşında bir kadının destanı adeta. Game of Thrones tayfası okusun da örnek alsın. 

Gündüz Vassaf – Ressamın İsyanı

Yazarın kurgu dışı yazılarını hala okumadığım için utanıyorum. Bu romanında kurgu dışı gibi okunan bölümleri daha çok sevmeme ne demeli. Issız adam gibi bir erkek anlatıcının Caravaggio'nun yaşamını araştırırken kendi yaşamına da yön vermeye çalışması, kadınlarla ilişkileri, aile geçmişi kitabın kurmaca kısmını oluştursa da Gündüz Vassaf'ın sanatla, sanatçılarla, dünya tarihiyle, savaşlarla, dinlerle ilgili yazdıklarını çok daha değerli buldum. Kendi fikirlerini karakterine söyletmiş gibi Vassaf. 7 yılda yazdığını söylediği kitabında düşündüren ve tartışılabilecek çok cümlesi var. Kurmaca kısmından da etkilenebilseydim keşke. 


Barış Bıçakçı – Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin

Ansiklopedi yazmak isteyen Halis Beyin gizemli hikayesinin aslında gizemli kaldığı, daha çok ansiklopediyi oluşturan öyküler bütününde Bıçakçı'nın her zamanki anlatı biçimini gördüğümüz, dünyaya bakışı karamsar genç bir yazar-çevirmen kadının hayattaki arayışını sergileyen kendine özgü bir kitap. Bıçakçı'nın ilk dönemindeki kadar bayılmadım ama buradaki edebi fikirlerini ve karakterin dönüşümünü önemli buldum. 


Fatma Nur Kaptanoğlu – Babam, Ev ve Yumurta Kabukları

Genç yazarla ilk tanışmam. Yazarın da ilk romanıymış. Öykülerine de bakmak şart oldu. Bir kimlik buhranı, queer kimliğini ailesine kabul ettiremeyen kadın anlatıcının yıllar sonra ölmek üzere olan babasının evine dönerek geçmişini sorguladığı, çok iyi iç gözlemleri olan bir roman. Novella da denilebilir. Aile travmalarının en yıkıcı travmalardan olduğunu vurgulayan anlatılardan. Bazı detaylar çoğaltılabilirmiş ama bu haliyle de güzel. 


Seray Şahiner – Vatan Millet Samatya

Seray Şahiner yoksulluğu, kadına şiddeti, erkek istismarını ve patriyarkayı trajikomik romanlarla anlatmayı seviyor. Vatan Millet Samatya'da da bu çizgisini bozmamış. İki çocuğun, iki nesilden kadının (aslında Melek'in annesini de dahil edince üç nesil de diyebiliriz tabii) Samatya çevresindeki hikayesi onlarca karakterle birlikte 70'li yıllardan 90'lara bir toplumsal dönüşüm portresi aynı zamanda. Bazı şeyler yarım kalmış gibi hissettirse de anlatılmayanlarda da çok şey gizli. Melek'in büyüdükten sonra çocuğunun doğduğu döneme kadarki hikayesini de görmek isterdim mesela. Belki yazarın başka kitaplarında da rastlarız Melek'le İnci'ye. Daha önce yapmadığı bir güzellik değil ne de olsa. 


Annie Ernaux - Karanlık Atölye

Susan Sontag'ın yazmaya dair notlarını ve güncelerini anımsattı bana Ernaux'nun notları. Yazarı tanıyan, seven, kitaplarını okuyan okurların kaçırmaması gereken notlar var içerisinde. Ernaux'nun en kişisel anlarını yazmaya çalışırken bile kişisellikten arındırıcı bir dil kullanmaya, toplumsal gerçeklerin de bir bütün olduğuna dair inancıyla kolektifle bireyseli birleştirmeye uzun yıllar boyunca kafa yorduğuna tanık oluyoruz Karanlık Atölye'deki notlarını okurken. Yazmaya ve edebiyata dair beklentilerini de satır aralarında görüyoruz. Nutuk çeken yazarlardan, klasik anlatılardan, kendi fikirlerini karakterlerine yedirerek dikte edenlerden, onca tutkusuna ve duygusallığına rağmen ucuz duygusallıklardan pek hoşlanmadığını öğreniyoruz. Ben okuduğuma memnunum. Yazarların benzer notlarını ve günlüklerini okumayı sevenlere hitap eder daha çok yazarı ilk kez okuyacaklardan ziyade. 


Emily Clark - Kefaret

Son dönemin en iyi güvenilmez anlatıcılı romanlarından. Edebiyatta güvenilmez anlatıcı nasıl kullanılır sorusunu iyi çözmüş Clark belli ki. Akran zorbalığının korkunç sonuçlarını farklı karakterlerin bakış açılarıyla, geriye dönüşlerle, podcast dili, tumblr-instagram vs. jargonu, gazete yazıları ve biyografi türlerini de kullanarak işlemiş. Z kuşağının, biraz da Y kuşağı da sayılabilir, ilham kaynaklarını, persona arayışını, akran arkadaşlığını ve zorbalığını, aile travmalarını didikliyor. Benim için çok fazla zorbalık içerse de ve bazı bölümleri fazla uzattığını düşünsem de (hayali kasabanın okült tarihi gibi) yılın sonunda sarsıldığım, kayda değer bulduğum ve buraya eklemeden de duramadığım bir roman. 

Bir yılın daha sonuna geldik. 2026'da sağlık, mutluluk, huzur ve şahane kitaplarla, filmlerle, dizilerle, müziklerle, güzel manzaralarla dolu bir yıl dilerim.