13 Şubat 2026 Cuma

Sevgililer Günü: Yanlış Bir Kalpte Yalnız Hissetmek Mi, Yalnız Olup Mutlu Olmak Mı?

Eyvah, yalnızların korkulu rüyası olan o gün yine geldi çattı. Sevgililer Günü.

Ama hiç düşündünüz mü, çoğumuz sadece sevilmek istiyoruz. Biri beni sevsin, benimle ilgilensin, beni arayıp sorsun, beni düşünsün, beni mutlu etmek için çabalasın.

Peki sen bunları ona yapacak mısın? Şey… belki.

Sevilmek için insanın önce bir başkasını sevmeye gönlü olmalı; bir başkasına vereceği, içinden taşan bir sevgisi…

Kabul, aşk tek taraflıdır. Birine yıllar boyunca platonik hisler besleyebilir, ona açılıp karşılık alamadan yahut hiç açılmadan, bu duyguyu kendi içimizde yaşayabiliriz.

Ama adına ilişki dediğimiz şey, karşılıklı olmak zorundadır.

Bu da böyle matematik hesabıyla, çıkar ilişkisiyle, “ben sana sevgi veriyorum, sen de bana sevgini vermek zorundasın” beklentisiyle olmaz.

İçten gelerek, hissederek, birbirinize doğru kendiliğinden çekilerek, doğal akış halinde olur. Zaten uzun ömürlü olan da o olur.

Milattan Önce 2. yüzyılda yaşamış filozof Panaetius’un öğrencilerinden Stoacı Hecato şöyle söylemiş: “Sana içinde ilaç, ot ya da büyücü tılsımı olmayan bir aşk iksiri göstereceğim; eğer sevilmek istiyorsan, sev.”

Reçete bugün de değişmedi.

Bencilce sadece sevilmek isteyeceğimize, önce kendimizden verip sevmeye niyetli olmamız gerek.

Hem sevmek, sevilmekten çok daha güçlü bir duygu.

Çünkü severken etkensiniz, sevilirken edilgen.

Freud’un ilk öğrencilerinden Theodor Reik de, “Sevgi vermenin mutluluğunu hiç bilmeyenler vardır” diye yazmış.

Hoş, sevilmek için sevmek de yetmiyor bazen.

Bizim sevdiğimizin ne yaparsak yapalım bize bakmadığı, bizi sevenle de bizim zerre ilgilenmediğimiz olmuyor mu? Ben buna, “Aşk-ı Memnu problematiği” diyorum. Cemile deliler gibi Beşir’e yanık. Beşir kör kütük Nihal’e aşık. Nihal, Behlül’e tutkun. Behlül’se Bihter diyor, başka bir şey demiyor.

Yani seven bir türlü sevdiğinden karşılık bulamıyor, ilgi göremiyor.

Gerçek hayatta, karşılıklı olarak hoşlaştığımız birini bulmak hakikaten kutlanası, dört elle sarılası bir hadise. Hayatınızda böyle biri varsa, aman diyeyim bırakmayın.

Aşk tek taraflı olunca, acıdan başka bir sonuç vermiyor. Dengeyi iyi tutturmak lazım!

Yakinen tanıdığım bir yazarın Benim Küçük Şaheserim adlı romanındaki bir karakter aşk için, “Asla geçmeyen bir hastalık… Bazılarımız bu hastalıktan ölmüyor, hepsi bu” diyor.

Aşk sahiden de hem zehri hem şifayı aynı anda içinde barındırabilen güçlü bir duygu.

Bunun için değil mi yazdığımız, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz her şey aşk üstüne…

Hüseyin Rahmi Gürpınar da, karakterinin ağzından, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar” diye yazmış.

Sizi görünce heyecanlanan, sizin görünce heyecanlandığınız biriyle birlikte olmaktan daha güzel ne olabilir?

Ama o kişiyle henüz denk gelememiş olmak da dünyanın sonu değil.

Aksine, insan önce yalnız kalabilmeyi bilmeli. Kendi kendine yetebilmeyi…

Günümüzdeki pek çok ilişki, insanlar yalnız kalmayı bilmediği için kuruluyor. Yalnız olmamak için, yanına yanlış da olsa, adeta bir görev ya da mecburiyetmişçesine herhangi birini bulma telaşesine düşüyor çoğunluk. Sonra da hiçbir sağlıklı yanı olmayan “toksik” ilişkilerin içinde buluyor kendini.

Chuck Palahniuk’ın enteresan karakterlerle dolu romanı Görünmez Canavarlar’da neredeyse herkes, “Bana aşırı sevgi ver!” diye sevgi ve ilgi dileniyor. Peki kaçı, ısrarla peşinden koştuğu bu sevgiyi bulabiliyor? Hiçbiri!

İnsan önce kendine yetebilmeli. Bir yapbozu tamamlar gibi, kendini tamamlamak veya tanımlamak için ikinci bir insana ihtiyaç duymamalı.

Zaten aşkın en güzeli, karakteri oturmuş, ne istediğini (ve ne istemediğini) bilen iki insan arasında yaşanandır.

Bu sağlam duruşa sahip olan insan, hayatında kendisine eşlik edecek ve kendisinin de ona eşlik edeceği birini bulursa, işte o zaman yaşanılan aşkın tadından yenmez.

Hep derim: Yanlış bir kalpte olmaktansa, yalnız olmak daha iyidir.

Sevgililerin, aşıkların, mecnunların, ama en çok da yalnızların Sevgililer Günü kutlu olsun.

Yazdıklarımla ilgili bir yorum, düşünce veya belirtmek istediğiniz fikriniz varsa, yorumlarda duymayı isterim. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

1 Şubat 2026 Pazar

Pazar Tavsiyesi: Din Felsefesi Üzerine İyi Bir Korku Filmi

Hafta sonları bile erkenden uyanan benden, günaydın!

Çok yeni izlediğim bir filmi (dün gece), sevebileceğinizi düşünerek taze taze paylaşmak isterim.

Havalar tekrar soğuyunca, belki bu pazar gününü benim gibi evde kitap okuyarak ve film izleyerek değerlendirmek istersiniz.

Eğer bu bir film değil de kitap olsaydı, kesinlikle Mert'in Kitap Kulübü listesinde olurdu, öyle söyleyeyim...

İnanç nedir? İçimizden geldiği için inandıklarımız mı, bize inanmamız gerektiği söylendiği için inandıklarımız mı, yoksa inanmamaya cesaretimiz olmadığı için inanmayı seçtiklerimiz mi? İki rahibe misyoner kız, kiliselerinin tanıtımını yapmak için, listelerinde olan yaşlı bir adamın evinin kapısını çalarlar. Kapı önünde konuşurlarken, bu hayli iyi niyetli ve kendi halinde görünen yaşlı adam onları evin içine davet eder -çünkü yağmur yağmakta, hava iyice bozmaktadır. Kızlar inançları gereği, eğer evde bir kadın yoksa, adamın evine adım atamayacaklarını belirtirler. Adamsa, tüm güler yüzlülüğüyle, karısının mutfakta olduğunu, hatta yaban mersinli turta yapmakta olduğunu söyler. Ve kızlar ona inanır. Ya sonrası?

2024 yapımı Heretic, son zamanlarda izlediğim iyi filmlerden biri oldu (Geçtiğimiz sene Pearl'ü izlerken de aynı hissiyata kapılmıştım. O da çok iyiydi!). Din felsefesi, entelektüel tartışmalar ve elbette korku/psikolojik gerilim seviyorsanız kaçırmayın. Esrarengiz bodrum katları, kapı gıcırtıları, dehşetli bir iki sahne var ama korkudan ziyade psikolojik gerilim demek bence daha doğru olacaktır (Pearl de korku filmiydi; ama psikolojik gerilim ve dram tarafı müthiş bir şekilde öne çıkıyordu, lütfen Mia Goth'un muazzam bir performans sergilediği o filme de bakın). Ki bu daha güzel. Hatta tam da bu nedenle, bilinmeyen korkunun ve felsefi diyalogların ön planda olduğu ilk yarı daha iyiyken, görünür korkunun devreye girdiği ikinci yarı korku filmi klişelerine yenik düşmeden edemiyor. Ama filmin tek mekanlı yapısının yarattığı klostrofobik atmosfer çok başarılı. Müzikler hakeza öyle.

Peki ya oyuncu kadrosu? Bir kere filmin başrolünde Hugh Grant var. Yakışıklı, iyi romantik komedi erkeği rollerinin ardından bu yaşında onu böylesine karanlık bir karakterle gördüğümüze şahsen pek sevindim. Performansı on numara. İki genç rahibeyi canlandıran Sophie Thatcher ve Chloe East da çok iyi performanslar sergiliyor (Thatcher'ın oyunculuğunu biraz daha fazla beğendim ve film boyunca onun "Wednesday" Jenna Ortega'ya benzediğini -ya da tam tersi- düşünmeden edemedim).

Puanım 8/10. Tavsiyedir efendim.

Keyifli bir pazar günü ve şimdiden iyi bir hafta olsun.

Son zamanlarda izlediğiniz iyi filmler varsa, ben de önerilerinizi duymak isterim.

Sevgililer Günü: Yanlış Bir Kalpte Yalnız Hissetmek Mi, Yalnız Olup Mutlu Olmak Mı?

Eyvah, yalnızların korkulu rüyası olan o gün yine geldi çattı. Sevgililer Günü. Ama hiç düşündünüz mü, çoğumuz sadece sevilmek istiyoruz. ...