• Ana Sayfa
  • Kitap Yorumları
  • Dört Hafta Bir Ay
Fatma Başar. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Goodreads Instagram Spotify

Kitap Sayfaları

 


Goodreads, benim blog hayatıma başladığım zamanda üye olduğum ve daha sonrasında da her zaman aktif olarak kullandığım bir site. Aslında başlarda sitenin İngilizce olması beni çok zorlamıştı. Fakat basit bir arayüze sahip olması ve biraz da deneme - yanılma deneyimlerimden sonra alıştım diyebilirim.  Temel anlamda Goodreads'i hiç bilmeyenler için bir tanım yapmam gerekirse şu şekilde açıklayabilirim: Şuan okuduğunuz, okumak istediğiniz ya da bitirdiğiniz kitapları ekleyebildiğiniz, onları yorumlayıp paun verebildiğiniz bir platform. Aynı zamanda başkalarının yorumlarına da ulaşabileceğiniz, takipleşerek diğer kullancıların da neler okuduğunu görebildiğini bir platform. 

Benim Goodreads ile tanışma senem blogumu açmamla aynı zamanda olduğu için o zamana kadar okuduğum kitapları görebilmek beni oldukça mutlu ediyor. Bu sene pek fazla kitap okumaya vakit ayıramadığım için blog için de içerik oluşturamadım elbette. Ama bunu 2021 yılında telafi etmek için elimden geleni yapacağım. Hatta bu yazıyı yazarken bir kitap da bitirmiş oldum. Bundan bahsetmeden önce 2020 yılında okuduğum az ama öz olan kitaplara şöyle bir bakalım: 

  1. Harry Potter ve Felsefe Taşı, J. K. Rowling
  2. Kızıl Yükseliş, Pierce Brown
  3. Macbeth, W. Shakespeare
  4. Sandman: Fabllar ve Yansımalar
  5. Karmaşanın Efendisi, Rachel Caine
  6. Kambur, Şule Gürbüz
  7. Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti
  8. Mücella, Nazan Bekiroğlu
  9. Kral Oidipus, Sophokles
  10. Matilda, Roald Dahl
  11. Nemesis, Jo Nesbo
*** Bazı kitapların yorumlarını blogda bulabilirsiniz. O yüzden isimlerinin üzerilerine bağlantı linki olup olmadığını kontrol edin!  👀

2020'de okuduğum kitaplardan en sevdiğim Mücella oldu diyebilirim. Daha sonra da Nemesis ve Kral Oidipus 'i ekleyebilirim. Özellikle Mücella'yı okumam çok güzel bir tesadüf oldu. Nazan Bekiroğlu'nun dilini çok sevdim. Umarım bu sene de bir kitabını okuyabilirim. 

2020 yılında okuma listeme şöyle bir baktığımda aslında yeni bir ben de görüyorum. Çünkü normalde okumayacağım türleri de okumuşum. Bu okumayacağım türden kastım aslında tiyatro. İki tane tiyatro eseri okumam beni çok mutlu ettiğini söyleyeyim. Bundan sonra da farklı farklı türlerde kitaplar okumaya özen göstereceğim. Özellikle tiyatro, deneme, kurgu dışı kitapları listeme eklemeyi düşünüyorum. 2021 yılı hedeflerimde tam da bunlar var! 😁

Goodreads'te her sene başı olduğu gibi bu sene de yıllık okuma hedeflerimizi belirledik. Ben yine çok bir sayı yazmadım. 30 kitap okumayı hedefledim. Bakalım umarım sene sonunda en azından bu hedefime ulaşabilecek miyim, yoksa hedefimi geçip 50 hatta 100 kitap okuyabilecek miyim göreceğiz. 

Sizler bu sene için bir hedef belirlediniz mi? Yorumlara yazmayı unutmayız! 
Sevgiler,
Fatma


Share
Tweet
Pin
Share
20 yorum



Polisiye - gerilim türünü hep severek okumuşumdur. Hatta kitap okumaya da bu tür sayesinde başladım diyebilirim. Nemesis, çok önceleri kitaplığımda var olan fakat okumayı hiç aklıma getirmediğim kitap olması bu söylediklerime biraz aykırı kaçacaktır ama evet doğru. Bu kitabı okuma maceram ise sevgili biricik arkadaşım Ecrin (@petreous) sayesinde oldu. Onun okuduğunu görünce ben de neden bir şans vermiyorum, diye düşündüm. Hem aynı anda okunan kitaplar daha da eğlenceli oluyor. O şekilde bir başlama fırsatım oldu. 

Nemesis, başından itibaren çok akıcı bir kitaptı. Öncelikle bunu ifade edebilirim. Okumaya başlamadan önce şu dipnotu da kendime düşmüştüm: Kitap Harry Hole serisinin 4. kitabı imiş. Bunu bilerek kitaba başladım. Kitap seri ile tam olarak bağımsız ilerlemiyor fakat okuma zevkinizi çok da baltalamıyor. O yüzden eğer okumayı düşünüyorsanız bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta Nemesis'i bitirdikten sonra seriyi de okumaya karar veriyorsunuz. Ben öyle bir kararı verdim açıkcası. 😁

Jo Nesbo, bize Harry Hole maceralarından birine konuk ediyor. Hem de bu bir banka soygunu şeklinde oluyor. Sıradan bir banka soygununun cinayet masası dedektiflerini neden ilgilendiriyor peki? Banka soygunu sırasında oradaki çalışanlardan biri öldürülünce işte devreye Harry Hole ve ekibi ortaya çıkıyor. Burada aynı zamanda Harry'nin eski sevgilisi Anna'dan bir davet de eklenince ortalık biraz karışıyor. Norveç çingeneleri ve profesyonel banka soyguncuları etrafında dönüp duran bir kurgunun hızlı ama bilinmezliklerle dolu hikayesinde bir anda kendimizi buluyoruz. 

Açıkcası kitapta sevmediğim bir nokta oldu. O da karakterlerin neredeyse hiçbirini sevmedim. Ana karakter dahil. Beate Lönn hariç. Kendisindeki özel bir yetenek sayesinde aslında birçok davanın çözülmesini de sağlaması ve aynı zamanda da babasının da ünlü bir dedektif olması onu bu sektörde hızlı bir başlangıç yapmasını sağlamış. Kısa boylu ve sarışın bir dedektif olan Beate, Harry ile beraber güzel bir ekip oluşturuyorlar. 

Sevmediğim bir başka kısım da kitap 516 sayfa ve olaylar son anlara kadar çözülmüşse bile çözülmemiş bir şekilde duruyor gibi. Katili tam buldular diye düşünüyorsunuz fakat katilin ya da cinayetin durumu hala askıda. Hatta katili tahmin ettiğim birkaç kişi vardı. Fakat onlar da çıkmayınca, ee hikaye devam ediyor ne olacak acaba? Okurken "Hadi ama artık!" dediğimi hatırlıyorum. Biraz sürüncemeli bir kitap okuyor son sayfalar.

"İnsan beyni geçmişi şaşılacak ölçüde yanlış canlandırıyor. Sanki korku gözlüğünü takıyorlar ve bu gözlükten bakınca bütün soyguncular daha uzun boylu ve siyah görünüyor; tabanca sayısı artıyor ve saniyeler uzuyor. Soyguncu işini bir dakikadan biraz fazla sürede halletti ama girişin en yakınındaki vezne görevlisi Bayan Breanne o adamın bankada yaklaşık beş dakika kaldığını söyledi. Ve adamın boyu 2 metre değil, 1.79. " 

Genel anlamda ise kitabın havası ve oluşturulan kurgu gerçekten tatmin ediyor sizi. Harry Hole karakteri aslında başlı başına bir bilgi topu. Her anlamda bir bilgisi var. Antik yunan felsefelerinden bahsederken okuduğunuzda çok hoşunuza gidiyor aslında. Bir yandan çingene kültürüne ve soyguncuların babası sayılan adamlarla konuşurken bir yandan da Harry Hole'un kişisel hayatındaki problemleri ve soygunla olan bağlantılarını okumak gerçekten çok hoşuma gitti. Her ne kadar karakterleri sevmemiş olsam da bu hikayedeki konumları onlardan bir şekilde kopamıyorsunuz. Bu yüzden Jo Nesbo aslında zor olan bir şeyi de başardığını görüyoruz. Sevilmeyen, belki de kötü olan karakterlerin de kurguda nasıl ahenkle devam edebildiğini okuyucusuna kabul ettiriyor.

Kitaptaki ilişkiler ağında bazen kafam karışmış olsa da karakterlerin isimleri fazlaca geçtiği için daha sonra kendinizi karakter çözümlemesinden ayırıp kurguya bağlanabiliyorsunuz. Nemesis kolay okunabilir bir kitap oldu benim için. Kolay, akıcı fakat bazen sinir bozucuydu. O yüzden bunların toplamında bir değerlendirme yaptığımı söyleyebilirim. Yazımın başında seriyi devam ettirmek istediğime değinmiştim. Bunu umarım yakın bir zamanda okurum. Hikayeyi her ne kadar Harry Hole'u sevmesem de devam ettirmek istiyorum. Polisiye - gerilim seviyorsanız bu kitap belki eski bir kitap olmasına rağmen yine de bir şans verip okumanız gerektiğini düşünüyorum. 

Polisiye - gerilim türü hakkında neler düşünüyorsunuz? 
Önerebileceğiniz yazarlar var mı? 
Yorumlarda görüşelim. 
Sevgiler, 
Fatma

-------------------------------------------
Fatma, Fatma! Sana ulaşmaya çalışıyoruz, yahut fatma o kadar kitap okuyorsun bir goodreads hesabın yok mu takip edelim, o da olmadı instagram ve spotify hesapların neler, nerelerde aktifsin, gibi sorularınıza yanıt olarak aşağıya bilgi kutucuğuna başvurabilirsiniz! Öptümm. 💛

Mail: [email protected]
Goddreads: raggedybook
Instagram: @raggedybook_
Spotify: raggedybook

Share
Tweet
Pin
Share
8 yorum


Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Şeyh Gâlib

(Kendine dikkatlice bir bak; sen âlemin özüsün.
Sen varlıkların gözbebeği olan insansın.)

Şeyh Galib'in bu sözü her zaman bir anıma mutlaka yardımcı olan, bana nerede ne yaptığımı hatırlatan, en önemlisi de kim olduğumu söyleyen bir melek adeta. Bu sözün ve devamının aslında verdiği huzur ile şuan aylık yazımı yazmaya başlıyorum. Kasım ayında zamanım çok hızlı geçti. Bir o kadar da yavaş zamanları da olmadı değil. Biliyoruz ki hala covid - 19 ile mücadele veriyoruz ve bunun tüm insanlara hem pozitif hem de negatif etkileri oldu. Evlerimizde kalmaya çalışmak adeta bir teste dönüştü. Bunu beceremeyenlere öfkeyle baktık, evlerinde misler gibi oturanlara ise "işte yine hayat kurtarıyorsun!" imajı ile pohpohladık. Bilmiyorum hangisi doğru açıkçası. Evde kaldığım sürelerde ve dışarı çıktığım sürelerde hayatım hep devam etti. Belki sadece böyle söyleyebilirim. Covid olmadığım için şükürler ederken yakınlarımda covid olanları duydukça dualarıma yeni yeni isimler uğruyor. Kasım işte bu kadar soft ve acımtırak bir aydı. 

Bunların dışında kitap okumaya devam ediyorum. Kpss çalışmalarıma ve makale yazmaya da devam ediyorum. Kasım ayının son 2 haftasında makalelerle bir havuzda yüzüyordum adeta. Bu biraz yorucu bir işti fakat her ne kadar zor olsa da çok şey öğrendim ve geniş bir perspektiften bakabilmemi sağladı.

Kasım ayında okuyup bitirdiğim tek kitap tragedya türünün en önemli ismi olan Sophokles'in Kral Oidipus adlı eseri oldu. Artık sizlerle beraber eski Yunan edebiyatına da giriş yapacağız sevgili okur. Çünkü bu bilgilerimi sizlerle paylaşmadan duramam gibi hissediyorum. Eğer kitabı okuduysanız da sizin fikirlerinizi de çok merak ediyorum. Lütfen çekinmeyin! :) Kral Oidipus'ten sonra Shakespeare'den Hamlet'e başladım. Ona devam ediyorum. Bitince bu ikisinin art arda incelemeleri blogda olması planlanıyor. Ama hayırlısı. *.* 


Bu iki kitaptan önce başladığım hikaye kitabı olan
Matilda var. Matilda, Roald Dahl'ın oldukça popüler bir çocuk kitabı. Fakat çocuk kitabı olmasına karşı sayfa sayısı 244 olması sizi biraz şaşırtıyor. Kendisinin aynı zamanda filmi de yapılmış. Kitapla birebir sahneler alınarak oluşturulmuş. Ben filmine sinema kanallarında denk geldim. İsteyerek olmadı. Ama izlemiş oldum. Kitabı da bu hafta bitirip bloga 3. yorumla geri geleceğim. Bekleyin beni! 



Aynı zamanda kasım ayında bana eşlik eden şarkılar da oldu. Spotify'in yeni güncellemesi olan story atma sanırım sadece belli playlistler için şuan aktif ama daha fazla yayılacağını düşünüyorum. Benim bu yeni gelişmeye olan bakış açım negatif maalesef. Artık bütün uygulamaların story özelliğini getirmeye çalışmaktan vazgeçmesi gerek. Hoş değil. Özellikle Twitter'a gelmesinin şokunu hala atlatamadım. Siz neler düşünüyorsunuz acaba bu gelişmeler hakkında. 😟

Benim kasım ayı favori şarkılarım da şöyle sıralayabilirim;

  1. Billie Eilish - Therefore I Am
  2. Anne Marie - Problems
  3. Madrigal - Seni Dert Etmeler
  4. Sia - Hey Boy
  5. Canozan, Damla Eker - Öyle Kolay Aşık Olmam
Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum


Hayatınızın kontrolünü sağlayamadığımızı düşündüğünüz ama aslında 24 saatin 17 saatini uyanık geçirdiğimiz şu günleri bir düşünelim. Ben düşünüyorum. Zaman, gün kavramları benim için çok değerli. Fakat zamanı iyi bir şekilde değerlendirememek son zamanlarda beni çok üzüyor. Evet, her zaman "mükemmel bir gün" geçirmemiz imkansız elbette. Fakat gün içinde yapılacaklar yahut ertelediğimiz bir takım sorumluluklarımız için yahut bunları da geçiyorum sadece kendimiz için vakit ayırmak ne kadar zor olabilir? Bana şuan çok zor geliyor. Üstelik, biriken işlerin yanında bu işleri yapamadığınızın yorgunluğu üstünüze çökünce.... Kurtuluşunuz olmuyor.


Bu gün her zaman aklımda olan ama bir türlü "vakit bulamadığım" bloguma yazma kararı ile karşınızdayım. Aslında kendimce bir challange yapmayı istiyorum. Bloga vakit ayırmadığımdan ve kendimle çelişmeye başladığım şu vakitlerde yazmanın enerjimi tekrar aktive edeceğini düşünüyorum. Bunun için haftayı kullanmaya karar verdim. Bir işin stabil yani devamlı olabilmesi için kendimize bir gün belirlememiz gerektiğini düşünüyorum. Fatma şimdi sen neyden bahsediyorsun, kime sesleniyorsun? gibi sorularınızı duyar gibiyim. Hemen açıklayayım.

Haftanın bir gününü kendime en uygun gününü seçeceğim. Bugün yayınlanan yazının denk gelmesine göre karar verdiğim gün cuma oldu. Cuma günleri her gün bu blogda herhangi bir konuda yorum görebileceksiniz. Eğer aklıma yazacak bir şey gelmezse sadece sevdiğim bir şeyin (şarkı, resim, alıntı, beğendiğim bir blog önerisi vs. gibi) paylaşımı ile blogu aktif tutmaya karar verdim.

Bugünkü tema ise oyun kategorisinden olacak!


Evet oyun yanlış duymadınız... Uzun zamandır oyun izlemeyi çok severim. Ama kendim pek oynamazdım. Bu sene 2020'nin bana kazandırdığı nadir şeylerden biri de bilgisayarda oyun oynamayı keşfetmek oldu.

Genshin Impact, isimli oyunu sanırım yalan olmasın 2 - 3 ay önce oynamaya başladım. Öncelikle iyi bir müzik dinleyicisi iseniz oyunu oynarken müziklerine hayran kalacağınızı belirtmeliyim. Bunun dışında görselliği ve hikayesi ile de benden onay aldı. Tek sorunu oyunun ingilizce olması. Eh biraz İngilizce biliyorum, fakat hikayesi olan bir oyun olduğu için her detayı anlamak bazen zor geliyor. Bunun dışında oyundaki karakterler ve dediğim gibi hikayesi beni benden aldı.

Eğer siz de oyunu oynamak, deneyimlemek isterseniz oyun ücretsiz bir şekilde kendi sitelerinde mevcut. Buraya bir link bırakıyorum şöyle indirebilirsiniz. Oyunun boyutu biraz büyük, bunu belirtmeden geçmeyeyim. Fakat bu tarz oyunları seviyorsanız pişman olmayacağınızı düşünüyorum. Biraz İngilizce bilseniz iyi olur kanımca.

Buraya küçük bir oyun videosu iliştiriyorum. Güzel bir hafta sonu geçirmeniz ümidiyle,

Sevgiler,
Fatma

Share
Tweet
Pin
Share
10 yorum



Okuma zevkimizi biraz daha yükseltmek tamamen bizim elimizde. Birçok kitap basılı fakat okuyucular olarak bizler seçimlerimizi daha çok sevdiğimiz türlerde ya da yazarlardan yana kullanıyoruz. Bu oldukça normal, gayet tercih edebileceğimiz bir metot. Fakat hayatlarında her zaman kitap okuyan insanlara artık tür ve yazar ayrımı pek de yardımcı olmuyor. Daha doğrusu yeterli gelmiyor. Aç bir kitap kurdunun aklında her zaman daha fazlası canlanıyor. Bu uluslararası boyutlara ve bazen de yüzyıllara göre okumalar yapılabiliyor. Hatta ülke tercihi yapmaya bile başlıyorsunuz. Daha kaliteli ve biraz daha farklı temalara değinen kitaplar okumayı istiyor fakat seçim yapmakta biraz zorlanıyoruz.

Bir örnekle açıklayabiliriz aslında bu durumu. Bebekken ilk olarak anne sütü ile besleniriz. Katı yiyecekler bu aşamalarda olmaz. Büyüdükçe yemek ölçümüz de genişler ve artık katı maddeler tercih eder halde oluruz. Daha sonra da artık bir yemeğin en iyi yapılan yerine gitmeyi isteriz. İşte kitap okumak da böyledir. İlk olarak masallardan başlarken daha sonrasında roman okur ardından da o romanın en iyilerini okumak ister halde oluyorsunuz. Bir polisiye türünün en iyi yazarı bugün sorsak hepimiz Ahmet Ümit deriz. Aslında polisiye türünde birçok yazar mevcut fakat artık beynimiz için yeterli gelmemeye ve artık dünyada en iyi polisiye yazan yazarları bulmaya başlarız. Belki de sadece 19. yüzyılda polisiye yazan yazarları listeleyip okuruz. Bu tamamen farklı bir okuma boyutuna girdiğimizin sinyalleridir.

Okuduğum Zamanımızın Bir Kahramanı kitabını bir hayli sevmiştim. Yorumuna şuradan ulaşabilirsiniz. O kitabın yazarı Rus olduğu için aklıma Rus yazarlar okumaya ağırlık vermek istediğim geldi. Biraz araştırınca sizlerinde en azından okumasanız bile mutlaka ismini duymuş olabileceğiniz yazarlar olduğunu gördüm. Hem kendim için hem de kitap okumayı seven herkes için şöyle bir liste hazırladım. Umarım işinize yarar. Şimdiden keyifli okumalar diliyorum ve listeyi paylaşıyorum. 

Not: Her yazarın en azından bana göre en önemli eserlerini ekledim. Bunu da belirtmek istiyorum. Bütün eserlerini yazmadım. Yıldız (*) koyduklarım benim okuduklarımı temsil etmektedir.

Dostoyevski

  • Suç ve Ceza
  • Karamozov Kardeşler
  • Kumarbaz*
  • Yeraltından Notlar
  • İnsancıklar
  • Budala
  • Beyaz Geceler

Lev Tolstoy

  • Savaş ve Barış
  • İnsan Neyle Yaşar?*
  • İvan İlyiç'in Ölümü
  • Anna Karenina
  • İtiraflarım

Aleksandr Puşkin

  • Yüzbaşının Kızı

Nikolay Gogol

  • Bir Delinin Hatıra Defteri
  • Ölü Canlar
  • Palto*

Vladimir Nabokov

  • Lolita
  • Ada Ya Da Arzu
  • Rua, Dam, Vale
  • İhtişam

Anton Çehov

  • Martı*
  • Altıncı Koğuş
  • Albion'un Kızı
  • Vanya Dayı

Ivan Turgenyev

  • Babalar ve Oğullar

Maksim Gorki

  • Ana
  • Çocukluğum
  • Benim Üniversitelerim

Mihail Lermontov

  • Zamanımızın Bir Kahramanı*
  • Hançer

İvan Gonçarov

  • Oblomov
  • Yamaç

Aleksandr Solijenitsin

  • İvan Denisoviç'in Bir Günü
  • Kreçetovka İstasyonu'nda Bir Olay

Leonid Andreyev

  • Şeytan'ın Günlüğü
  • Kızıl Kahkaha
  • Kurban


"Bir sonraki seride nerelerde olalım, hangi kültürün edebiyatını tanıyalım?" Bunları da benimle paylaşmayı unutmayın!

Benim araştırdığım ve bulabildiklerim bunlar. Eğer unuttuklarım varsa lütfen yorumlarda "Hey Fatma neden şunu şunu eklemedin?!!" diye carlayabilirizsiniz. Teşekkürler. İyi okumalar. 


Share
Tweet
Pin
Share
15 yorum




Naif hikayeler okumayı her zaman çok sevmişimdir. Özellikle de sonbahar aylarında bu hikayeler insanı hem gönülden yakalıyor hem de klasik bir cümle olabilir ama okuduktan sonra sıcacık bir his bırakıyor ardında. Bilemiyorum. Ben çok sevdim Mücella'yı ve onun etrafındaki insanları. Nazan Bekiroğlu karakterleri o kadar güzel seçmiş ki etrafınızda bu karakterleri ve daha nicesini bulabileceğiniz bir insan kataloğu sunmuş adeta. İnsan kataloğu. Kaba bir tamlama oldu gibi ama başka bir şekilde tarif edemiyorum şuan. Pat diye konuya ortadan giriş yaptım galiba. Ama buna değen bir kitap olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. 

Öncelikle Mücella'yı okumaya nasıl karar verdim ondan başlayacağım. Kpss çalışırken uzaktan eğitimden de yararlandım. O sıralarda Yeni Türk Edebiyatı dersimize giren İlyas hocamın ders aralarında kitap tavsiyeleri oluyordu. Bu kitap da o tavsiyelerden biriydi. Mücella. Canım hocamın tavsiye ettiği kitap. Kendisine buradan da teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki okuyun demiş ve almışım. Nazan Bekiroğlu zaten İlyas hocamın da üniversite hocası imiş. O bakımdan da ayrı bir yeri var kendisinin. Nazan Bekiroğlu Mücella'yı 2015'te yazmış/yayınlamış. 2015'ten öncesinde ise ilk kitabı olan Nun Masalları'nı kaleme almış. Daha sonra sırasıyla yine Şair Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar incelemelerini yazmış ve hikaye, deneme, inceleme derken roman türüne de giriş yapmış. Popüler kitaplarından olan La: Sonsuzluk Hecesi, Nar Ağacı kitaplarından sonra Mücella gelmiş. Burada bir küçük dipnot vermek istiyorum. Kendisinin aslında bolca inceleme ve deneme eserleri olan bir yazar. Ama roman türündeki başarısı bence en dikkat çekici nokta. En azından roman dünyasında bu şekilde bir izlenimi var. Diğer türdeki yazdığı eserlerine de bir göz atmak isteyenler olabilir. Ben şimdilik detaylara yer vermeden Mücella'ya dönmek istiyorum.

Mücella'nın ilk sayfalarında aslında acı bir haberle karşılaşıyoruz. Mücella'nın hikayesini bizlere Nazlı üniversitenin yarıyıl tatilinde evine döndüğü zamandan itibaren anlatmaya başlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarına geri dönüyoruz. 1920'lerden 1960'lara kadar zamanı romanda görmekteyiz. Başlangıç kısmı bana göre çok acı bir haberle başlamış olsa da daha sonra kurgunun bu şekilde yapılmasını mantıklı buldum. Takdir ettim. Hikayeyi bitirdiğinizde ilk kısımlara hatta geri dönmek isteyebilirsiniz. Karakter tablosu çok geniş olan Mücella'da sizin de bir şablon oluşturmanız gerekebiliyor. Ben kendime özel şu şekilde bir şema çıkarmıştım fakat kitabı okudukça karakterleri özümsedikçe tabloya gerek kalmıyor. 



Karakterlerden bahsetmişken kitapta olduğu gibi ilk olarak Mücella'nın annesi olan Neyyire Hanım'dan bahsetmezsek ayıp olur. Trabzon'da küçük bir bahçesi olan müstakil bir evleri olan Neyyire Hanım Tevfik Efendi ile yaşamaktadır. Oğulları Tahir'den 12 sene sonra sanırım Mücella doğacak fakat bu doğumu Tevfik efendi göremiyor. Kendisi Zonguldak'ta bir maden işçisi olduğu için bir gün bir maden kazasında vefat ediyor. Böylece Mücella ve abisi babasız büyüyür. Bu yüzdendir ki Neyyire hanım biraz daha katı bir tutumla çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor. O sıralar her evde elektiriğin olmadığı zamanlarda yani gaz lambaları eşliğinde çocuklar büyüyor. Bir de Neyyire Hanım'ın abisi de Tevfik Efendi'nin kaderiyle aynı sonda vefat edince abisinin hanımıyla iyice yakınlaşıyorlar. Kuzeni olan Filiz ile kaderleri aynı olan Mücella onunla beraber büyüyor. Filiz biraz daha modern şekilde büyürken Mücella evde annesinin küçük hamarat kızı olarak mahallede anılmaya başlıyor. O kadar ki o sahneleri Nazan Bekiroğlu çok iyi anlatmış. Bütün o ev ile bahçe arasında kalan Mücella'nın hayattan bir haber büyümesi ve gelişmesini her saniyesini siz de okurken görebiliyorsunuz. Bu hikayede birkaç karakter daha var ama karakter analizlerini anlatmaktansa olayı sadece Mücella üzerinde tutmak istiyorum. 

Mücella, Filiz'in evliliğini, anneliğini ve o hayatının gölgesinde yaşamaya devam ediyor. Evlenmeden evleniyor ve Filiz'in çocuklarına bakarken anne oluyor. Aslında hep evlilik hayali olan Mücella bu hayalini yaş arttıkça daha da kaybetmeye başlıyor. Bu noktada uzak akrabalarının birkaç olayı olmasından kaynaklı hepten kendi hayatını ikinci plana atıyor Mücella. 

Mücella'nın bu kendinden vazgeçmesi ve başkaları için yaşaması durumu beni kitapta çok etkileyen noktalardan biri aslında. Çeyizleri hazır beklerken annesinin cici kızından öteye gidemiyor. Herkes hayatına devam ederken cam bir paravan varmışçasına uzaktan izleyerek hayatını geçiriyor. Herkesin hayatına dokunuyor ama bir kendi hayatında ilerleyemiyor. Mücella mutlaka çevremizde ya da yakınımızda birine benzeyen bir karakter bence. Romanın içindeki diğer kişiler de mahallenizde akrabalarınızda bulabileceğiniz kişiler. Belki de bu yüzden bu kadar çok etkiliyor insanı. Çok fazla doğum ve ölüm görürken aynı zamanda da çok drama şahit oluyor Mücella. Onun için üzülüyorsunuz ama elinizden bir şeyler gelmeyince daha çok kahroluyorsunuz. 


2020'de belki çok fazla kitap okuyamadım fakat bu yıl ve daha sonraki yıllar da unutmayacağım harika bir kitap okumuşum diyorum şimdi. Çünkü romanın atmosferi bile sizi o yıllarda yaşayanları özellikle çok etkiliyor. O dönemlerin çok partili hayatını, siyasi olaylarını ve savaşlarına değinen Mücella romanı aynı zamanda da radyonun, elektriğin önemini, bakkalların ve en önemlisi de fakir insanların yaşamlarını bir nebze de olsa değinmesi, o zorlukları okumak, karakter bazında hissetmek çok farklı duyguları yaşatıyor sizlere. Okuyup da pişman olacağınızı hiç sanmıyorum. Belki bu zamanlar özellik de kış aylarında okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Çok fazla diyecek şey var ama sizi fazla sıkmadan yorumumu burada sonlandırıyorum. Yılın kitabını okumuş olmaktan dolayı çok huzurluyum. Nazan Bekiroğlu ile taanışma kitabım Mücella'yı ne olur siz de okuyun. Fazla söze de gerek yok. Sadece ilk sayfasına denk gelirseniz okumayı kesemeyeceğiniz nadir kitaplardan biri Mücella. 

Sevgiler,
Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum

Bu sabah içimde bir tazelik var,
Bu seher, bu camdan giren gündüz, ben!
Sokaktan yükselen şu şen naralar,
Bu camdan bakınan, bu gülen yüz ben!
(...)

Ahmet Kutsi Tecer


Tecer'in dediği gibi içimde bir tazelik var. Bunun sebebi ekim ayına girmiş olmamız. Sonbaharın gelmiş olması da yaz sıcaklarına veda ettiğimizi adeta kanıtlıyor. Zaten ben ne zaman çoraplarımı giymek istesem havalar soğumuştur. Öyledir yani. Kendime bu ay okuyacağım kitapları da seçtim. Aslında beklenmedik birkaç kitap da sonradan çıkabilir. Ama en azından netleşen okuma listemden bahsetmek istiyorum. Hemen onlara geçmeden önce beni instagram'dan ve goodreads'ten takip edebilirsiniz. Instagram blog duyuruları vs. için. Goodreads ise güncel okuma durumumu ve yorumlarımı paylaştığım yer. Hemen sizi oraya ışınlayabilir yahut okuma listeme geçebiliriz;

Ekim Ayı Okuyacağım Kitaplar;
  1. Mücella, Nazan Bekiroğlu
  2. Çizgisiz Defter, Akif Emre
  3. Açık Unutulmuş Mikrofon, Handan Acar Yıldız
  4. İnce Memed 1, Yaşar Kemal
  5. Usta ve Margarita, Mikhail Bulgakov

Eylül ayının sonlarında başladığım Mücella'yabu ay devam ediyorum. Aslında bu ayı yarım kalan kitaplar bitirme ayı ilan edeceğim çünkü listede bir kitap dışında hepsi belli sebeplerden yarım kalan kitaplar. Çizgisiz Defter, Asım'ın Nesli Okuma Grubu'nun ekim ayı kitabı. Akif Emre daha önce duymadığım bir yazar. Muhit dergisinin 5. sayısında Akif Emre için detaylı bir yazı paylaşılmış. Eğer bulabilirsem o sayıyı da okumak istiyorum. Açık Unutulmuş Mikrofon da aslında eylül ayı kitabıydı ama dediğim gibi ben eylül ayının sonlarında okumaya başlamıştım. O yüzden yetişmedi haliyle. Bu ay biter muhtemelen. :) Ekim ayının yıldızı olan kitap ise İnce Memed. Yarım kalmaması gereken bir kitaptı. Ama kpss zamanımda asla kitap okumaya vakit bulamadım. Keşke o zaman başlamasaydım hatta. Ama bu sefer devam edip bitireceğim. Beklentim çok yüksek ve devamını da okumayı istiyorum. Bu ay bir kitap alışverişi yapacağım kısmetse. O zaman ikincisini de alacağım inşallah. Son olarak da aslında çok uzun zamandır okumayı istediğim Usta ve Margarita'dan bahsedeyim. Kendisini sipariş verdiğim zaman sevgili Renkli Kitap blogunun sahibesi okumaya başladığını görmüştüm ve bayağı da beğendiğini paylaşmıştı. O sıra benim kargo biraz geç gelince sonlarına yetişebildim. Fakat yine yarım bıraktığım kitaplar arasına yerleşti. Artık bu yarım bırakma durumu ortadan kalktığı için hepsini bitirip kendi okuma hızıma tekrar geri dönmeyi çok istiyorum. 

Bunun dışında sizlere bu ay için naçizane Halloween temalı bir okuyacağınız kitapları ekleyebileceğiniz bir pdf listesi oluşturdum. Şu şekilde isterseniz çıkartabilirsiniz. İsterseniz de bilgisayardan ekleyip dijital formatta benimle ya da kendi profilllerinizde paylaşabilirsiniz. Tercih sizin! Ben çok beğendim. Umarım siz de beğenirsiniz. Eğer kullanırsanız beni etiketlemeyi unutmayın!

Pdf formatı için tık
Resim formatı için tık.

Peki siz neler okumayı planlıyorsunuz? Yorumlarda buluşalım. *.* 
Sevgiler,
Fatma


Share
Tweet
Pin
Share
5 yorum


2020 yılının ekim ayına bugünden itibaren girmiş bulunuyoruz. Elimde Şule Gürbüz'ün Kambur kitabı vardı. İnce bir kitap olmasından dolayı da hemen okunabileceği düşüncesiyle almıştım. Ama araya başka kitaplar ve dersler girince devam etmemişim. Neyse ki bu gün evet tam da bu yorumu yazdığım gün bitirdim. Kısa ve başlıktan da anlaşılacağı üzerine monologlardan ve günlüklerden oluşuyor. Böyle bir kitap olduğunu hiç bilmeyerek alıp okumaya başladım haliyle. Aslında okumaya Öyle miymiş? kitabı ile başlamak istiyordum ama o kitabın çok fazla pahalı olması beni bir tık geriye çekti tabi. Ama Şule Gürbüz hala okumak istiyordum. Ben de ilk kitabı olan Kambur ile başlamak istedim. İyi mi yaptım bilemiyorum. Ama ondan önce Şule Gürbüz hakkında biraz araştırma yaptım. Bunları kısaca paylaşmak istiyorum.

Şule Gürbüz, 1974 yılında doğmuş, İstanbul Üniversitesi'nde sanat tarihi ve Cambridge Üniversitesi'nde ise felsefe eğitimi almış. Bunları okuyunca gerçekten şaşırdım ama bir bakıma da onun eserlerinin kaynaklık ettiği temel taşların nerelerden geldiğini öğrenmiş oluyorsunuz. Zaten yazarların hayatları eserlerine mutlaka yansıyor. Daha sonra beni çok çok şaşırtan asıl olayına geliyorum. Saat tamirciliğinde ustalaşmış. 1997 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda bu ilgisini ilerletmiş ve internette yazdığı bilgilere göre hala Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde çalışmakta imiş. Benim saat ve zaman kavramlarına karşı aşırı bir ilgim ve bunlar üzerine kafa patlatmışlığım vardır. O yüzden Şule Gürbüz'ün de bu kulvarda ilgisinin olması beni aşırı şaşırttı ve daha fazla yakın hissetmemi sağladı açıkçası. Kambur hakkındaki düşüncelerime geçmeden önce bu kısmını özellikle anlatmak istedim. Fotoğraflardan da çok tatlı bir yazar olduğunu görebiliyorum ama Kambur'u nasıl yazdı bilemedim doğrusu. Hadi ona da bir değinelim. 

Çerçi Sanat ile bir söyleşisinde yazarlığı ile ilgili şu cümleleri dile getirmiş;

"Yazmak, çok şahsi tümden kendimle ve zihnimle ve oradakileri daha ne kadar orada tutacak, tasnif ve tadil edecek ya da artık ortaya çıkaracak halde oluşla ilgili. Hali ile böyle bir şeyin ritüeli benim için yok. Yazmak gündelik bir iş değil, her şey olup bittiğinde ve düşüncemle aramda artık başka bir şey kalmayınca yaptığım bir şey. Ama okumak, notlar almak, düşünmek, tartmak her günün işi." (Alıntıladığım kaynak) 

Söyledi gibi yazmak şahsi bir olay ve insanın kafasında neler geçip de kağıda aktığını bilemiyorsunuz haliyle. Bu da bizim okuma şevkimizi arttırıyor desem yalan olmaz. Kambur, Şule Gürbüz'ün ilk kitabı ve daha çok küçük yaşta -18 yaşında iken- yazmış. Bunu da şu sözlerle açıklamış yine aynı söyleşide;

"Ben Kambur’u 18 yaşımda, bir yazarlık kariyeri duygusunda değil kendi o vakit ki duyuşum, aklım ve bakışımla yazdım; yazmaya, elimde bir şey tutmaya ihtiyacım vardı. Sonrasında tahsil ve kendimle kaldığım zamanımda ve mekanik saat ustası olmakla geçen ömrümün bu devamında kendi bakışımı, hayatın içimde aldığı manayı, doğru düşünüp tartmayı kendime yerleştirmekle meşgul oldum." 


Bu söyleşideki cümlelerinden sonra aslında tamamen kızgınlığım geçti. Çünkü evet okuduktan sonra kızgın bir halde bıraktı beni. 18 yaşında nasıl birisiydiniz bilmiyorum ama ben hatırlıyorum ve o yaşlardaki psikolojim ve her şeye bakış açımla şuan ki arasında çok çok fark var. Özellikle üniversite insanı olduğunuzda değişmeyi de kabul ederseniz şayet e18 yaşınızdaki benliğinize ufaktan da olsa veda ediyorsunuz. Her neyse ben Kambur'da da aynı ruh halimi gördüm diyebilirim. Karamsar bir bakış açısıyla bölük pörçük kafa karışıklarının toplanmış hali gibiydi Kambur. Daha sonra araya yine yazarın kendisinin düşünceleri olduğunu düşündüğüm günlük sayfalarından kesitler geliyor. Kesitler diyorum ama aslında bir iki cümlelik yazılmış sayfalar diyebilirim. Buraları okurken tarihlere özellikle dikkat ettim. Günlüğün asıl olayı zaten tarihlerdir bana göre. Tarihler zamanın akışını somutlaştırır. Bu yüzden de eğer günlük tutuyorsanız o tarih ve o yazılanların eşleşmesi muazzam bir duyguyu ardınızda bırakmanıza neden olur. Ama bir iki cümlelik yazılar pek de bağ kuramamanıza neden oluyor aslında. 

Birkaç altı çizilesi cümleler vardı. Onlardan birkaçını paylaşmak isterim izniniz olursa. (Evet dediğinizi varsayarak eklenmiştir.)

"Kendim hariç her şeye uzağım ve çok kişiyi öldürdüm; kafam, cinayetlerle dolu." (syf. 86)

"Benim gökyüzüm delinmedi; delinen, anlar ve zihnimin saydamlığı." (syf. 86)

"Ama ne söylersem söyleyeyim, ne çalarsam çalayım, bu kamburu yüklendiğim için oyunbozan oluyorum." (syf. 87)


Sanırım Kambur benim için kötü olsa da Şule Gürbüz okumaya devam edeceğim. Çünkü saat tamirciliğine ilgi duyan birinin kaleminden daha neler çıkmış merak etmeden duramıyorum. Tanpınar da zaman ve saatçilik üzerine kafa yoran bir insandı. Onun kitapları da kapalı anlatımlara ev sahipliği yapıyor. Fakat bu demek değil ki kötü bir yazar. Canım Tanpınar aşkım ve belki de ilerleyen eserlerinde Canım Şule Gürbüz olacak. Kim bilebilir. Bence son bir alıntıyla sizi uğurlamak hoş bir kapanış olacak. Şimdiden güzel bir ay geçirmeniz dileğiyle. Güzel yorumlarınızı beklerim. Sevgiler, Fatma

"Sanırım yaşayabilmenin bir yolu da, kötü alışkanlık denilip yaka silkilen şeylerden kendizie uygun ola birine saplanmak, bir şeyin tiryakisi olmaktır." (syf. 25)

Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum


Eylül ayının sonlarına doğru okuyorum başlıklı bir gönderi yazmak ne kadar mantıklı bilemesem de aslında benim için tam da bu zamanlar okuma yaptığımdan paylaşmak belki biraz da olsa fikir almak istiyorum. Aynı anda okuduğum şuan 3 kitap bulunuyor. Bunların içinden birisi bu ay bitmesi gerekecek çünkü okuma grubumuzun eylül kitabı kendisi.  Bu arada hemen şunu da ekleyeyim goodreads sayfasında güncel bir şekilde okuma durumumu paylaşıyorum. Eğer takip etmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Çok fazla uzatmadan hemen detaylara iniyorum;

İlk olarak önceliğim olan kitaptan başlayayım. Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti
kitabımın ismi. Yazar Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi Hindistan'da doğmuş. Hakkında pek fazla bir şey bilmesem de kitabın yarısına geldiğim kadarıyla üslubu çok akıcı yazılmış ve ne anlatmak istediğini net bir şekilde anlayabildiğiniz bir değerlendirme kitabı diyebiliriz. Milletlerin başlangıçlarındaki dini inanışlarından başlayarak hem o coğrafyayı tanıyoruz hem de geçmişin hızlandırılmış bir versiyonunu okuyor gibiyiz. İnsanlık tarihinden beri herkes bir şeylere inanmaya çalışmış. Güneşe, aya, yıldızlara ve taşlara... Birçok inanış insan ahlakı üzerinde de etkilemeler yaşamış doğal olarak. Kitabın adı üzerinde Müslümanların gerilemesiyle alakalı kısımlara ise islamın yayılışında alarak değinmiş bu da takribi benim geldiğim sayfaları baz oluyor. Yarısına gelene kadar sadece dinlerin durumları, insanların bu dinler ile değişimleri ve gelişimleri ya da gelişemeyişlerini kaynaklar eşliğinde okuyoruz. Daha kitabı bitemedim ama devam ediyorum. Benim için güzel bir tarihi kaynak olduğunu söyleyebilirim. Tabiki daha detaylı bir kitap olarak kesinlikle görmüyorum fakat başlangıç olarak herkesin diline hitap edebilecek bir kitap bence. Yorulmadan okuyabilirsiniz. 


Bir diğer okuduğum kitap da sevgili yeni Türk edebiyatı dersime giren İlyas hocamın önerdiği Mücella kitabını okumaya başladım. Yazarı Nazan Bekiroğlu İlyas hocamın üniversiteden yeni Türk edebiyatı hocası imiş. Kendisine bu yüzden ben de şans vermek istedim. Zaten Nazan Bekiroğlu'nun kitaplarını okumayı çok istiyordum. Sadece hangisinden başlasam karar verememiştim. Bu da yeni bir yazar tanıma kitabı olarak yerini aldı. Fazla bir sayfa okuyamadım ama devam edeceğim etkili bir girişi vardı. 

Son olarak da bir hikaye kitabı okuyorum. Daha önceden başladığım ama bitirmek istemediğim belki de bitiremediğim kitap Açık Unutulmuş Mikrofon. Handan Acar Yıldız ile tanışma kitabım diyebilirim. Kendisini başka bir blog vasıtasıyla keşfetmiştim. Tanışalım istedim. Güzel bir dili var öncelikle onu söyleyeyim. Edebiyatımızdaki postmodern yazarların diline yakın bir üslup tercih etmiş. Tabiki kendine has bir bakış açısı ve kurgusu sizi Handan Acar Yıldız hikayesi diye niteleyebileceğiniz türden. Okumadığım 1-2 hikayesi daha kaldı aslında ama biraz depresif hallere soktuğu için okumayı kesmiştim. Zira Kpss çalışırken bu mod cidden daha fena bir duruma sokuyor. Fakat eğer hikaye kitabı arayışı içindeyseniz önerebileceğim bir eser kesinlikle. Güzel bir hava yok belki bulutlu bazen yağmurlu bazen de durgun deniz kadar düşüncelere daldıran cinsten fakat bu tarz okumaya da ithiyac duyuyoruz kabul edelim. :)

Okuduğum kitaplar hakkında neler düşünüyorsunuz? Daha önce okumuş muydunuz? Eylül ayında neler okuyorsunuz ya da okudunuz? Bu soruları not edin. Her biri 10 puan değerinde. 😝

Sevgiler,
Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum

*blogun tozunu alma sesi* Öhüm. Hapşuu? Korona?

Evet, nasıl geri dönüş yapılabilir, bu kadar kötü değil belki. Açılış konuşmamı sevgili biricik blogumun kendisine yapmak isterim. Özledin mi beni? Biliyorum. *.* Hayat beni ilk önce üniversite yollarına daha sonra da Kpss hayatına sürükledi. Daha sonra bu 1 senelik hayatın dolu dolu geçirerek sonunda ve nihayet kendimi kitapların koynuna ya da bloguma atabildim. Aslında böyle bir yazıya gerek duymuyordum. Ne de olsa mekanın sahibi geri geldii diyerekten coşkulu bir giriş yapmak hoş bir durum olmayabilir. Olur muydu? Yok korona var ne partisi. Öhüm. Kpss diye çıktığım bu yolda bir de ne çıksın korona. Haydaa. Bizde de hiç şans kalmadı gerçekten. Hani zaten tozu vardı o da gitti işte. Malum temizlik aldı götürdü.  

Siz neler yaptınız? Merak etmiyor değilim açıkçası. Yani takip ettiğim birçok blogger ya instagrama geçiş yaptı ya da burayı terki diyar ettiler. Kalanlara bir lafım yok. Teker teker ziyaret edeceğim. Çünkü blogu olmayan bunu anlayamaz. Kesinlikle söylüyorum. Burası ve aslında bir şeye verdiğiniz her emek sizin için artık bir vazgeçilmez oluyor. Yani bir zorunluluk gibi değil ama sanki bir annenin yavrusunu hatasıyla sevabıyla kabul etmesi gibi bir durum. Blog yazarı eğer bloguyla gerçekten bu ilişkideyse ve asıl önemli olan da beğenilme kaygısının çok ötesinde yazmayı seviyorsa bırakıp gidemiyor buraları. Güzel ya. Her yer dutluk...

Evimizdeyiz, bekliyoruz. Ben beklemek istemiyorum diyorsanız bloguma uğrayabilirsiniz. Yani mutlu olurum. Artık buralarda olmak, sizleri tanımak ve hayatımızın bir bölümünü de olsa birbirimize anlatmak kalp butonuna basmadan buralarda olmanızı görmek beni mutlu eder. 

Sevgiler ve sağlıklı günler... 
Fatma 
Share
Tweet
Pin
Share
12 yorum
      

        Merhaba! Hoş geldiniz. Kitap Sayfaları tekrar bir kitap yorumu görecek mi bilemiyordum. Açıkcası bu durum benim hayatıma bağlı olarak geliştiği için beni suçlamanızı makul bulacağımdan hiç kuşkunuz olmasın. Nasılsınız? Ben oldukça ve tam anlamıyla kafam karışık olarak hayatıma devam etmekteyim. Uzun zamandır aldığım kararlar doğrultusunda ilerliyordum. Fakat bloguma olan özlemim bir yerde beni durduracağını hiç düşünmemiştim. Evet! Seni çok özledim Kitap Sayfaları! Kaç yaşına girdin ama hala benim küçük yavrumsun. (Anneler beni anlayacaktır. *.*) Öhüm buraya ağlamaya gelmedik. Ağlayacak olanlar biraz sonra okumaya devam edebilir. Her neyse. Umarım herkes burada olmasa bile yeni bir yorumu okurken benim kadar heyecanlıdır. Ayrıca yeni gelen okuyuculara da hoş geldiniz demeyelim mi? Mantık olarak onlar mı bana ben mi onlara hoş geldiniz diyeceğim hala bilmiyorum fakat bence ev sahibi demeli... Umarım bu özlem dolu girişten sıkılmadınız. Çünkü eğer sıkıldıysanız hemen yoruma geçiyorum. Biliyorsunuz vakit nakittir!

        2020 senesinde okuduğum üçüncü kitap Macbeth oldu. Diğer iki kitap Kızıl Yükseliş ve Felsefe Taşı idi. Zaten Kızıl Yükseliş'in yorumunu blogda yazdım fakat ikinciye okuduğum için belki biraz farklı bir bakış açısıyla tekrar yorum yazabilirim. Felsefe Taşı ise -biliyorum şaşırdınız- en sonunda alıp okuyabildiğim Harry Potter serisinin ilk kitabı. 2019'un sonlarına doğru başlamış ve anca bitirme fırsatım olmuştu. Eh fark ettiğiniz üzere çok az kitap okuyabildiğim dönemlere girmişim. Bu konuya daha sonra konuşabiliriz. 


          Macbeth, okuduğum ilk Shakespeare kitabıydı. Genelde tiyatro okumaları pek fazla tercih etmiyorum. Ama okuduğum diğer tiyatrolar da çok çok keyif aldığım için tiyatro okumaya her zaman açık bir okuyucu oldum. Bu yüzden Macbeth ile de yollarımız kesişmiş oldu. Öncelikle tiyatro çok kısa geldi bana. Fakat oldukça keyif aldığım bir okuma deneyimi yaşadım diyebilirim. Shakespeare'in şiirsel bir dil ile yazmış olduğu bu eseri gerçekten okuma deneyiminizi bir çıta yükseltiyor.

         Shakespeare'in ilk yazdığı oyun Titus Andronicus olarak biliniyor. Daha sonra Hırçın Kız adlı tiyatrosuyla kendi adından söz ettirmiş. Fakat hala Macbeth'i yayınlamıyor. Bu oyunundan önce bir sürü oyun daha yazmış bizim Shakespeare. Hatta çok ünlü olan Romeo ve Juliet, Bir Yaz Gecesi Rüyası,  Hamlet ve Othello adlı eserleri Macbeth'ten önce yazılmış. Ben bunların daha önce yazıldığını bilmeyerek biraz da bilgisizce sıra göz etmeksizin başlamış bulundum. Macbeth'in yayınladığı tarih 1606 imiş. Bu da bizi o yıllarında tarihine ışınlıyor istemsizce. Hemen bu bilgilerden yararlandığım tezden alıntı yaparak konusunu şöyle açıklayabiliriz: Macbeth, 1606’da sarayda oynanmak üzere yazılmış, İskoçya tarihini ön plana çıkaran ve korkunç bir komploya kurban giden hükümdarın katlini konu almıştır. Macbeth aslında Shakespeare'in dört büyük trajedisinin sonuncusu ve en kısasıymış. Tiyatroyu okumaya başladığınızda sizi hemen bir aksiyon karşılıyor. Burada ilk karşılacağınız "cadı grubu" benim en etkilendiğim sahnelerin başrollerinden biriydiler. Kralımız Duncan, Macbeth'in başarılarını duyunca hemen ona mukafat olarak bir yer vermesi ile devam ediyor oyun. Ama işler cadı grubunun gelecekten haberler vermesi ile karışınca Macbeth'in - o soylu kahramanın-  aklı karışıyor. Tıpkı parayı bulup da zenginleşen insanın kendini kaybetmesi gibi. Bundan sonra Macbeth ve karısı Lady Macbeth olayları ışık hızında değiştirerek kendilerini taht mücadelesinde buluyorlar. Okuyunca siz de ışık hızında olduğunu göreceksiniz. 


         Olay akışının bu kadar hızlı bir şekilde işlenmesi beni bir miktar üzdü açıkçası. Sadece birkaç tiyatro okuduğum için kıyaslama yapacak derecede incelemem olamadı maalesef fakat bir tiyatro metni okurken en azından karakterlerin kişilikleri yahut bir miktar olay akışının uzun olmasını beklerdim açıkcası. Bunların dışında Shakespeare tiyatroyu adeta bir şiir havasında yazdığı için ise kendisine hayran olduğumu belirtmeliyim.  Macbeth karakterine daha farklı bir karakter olarak düşünüyordum fakat okuduktan sonra tamamen yanıldığımı gördüm. Burada sevdiğim bir karakterde ziyada rolleri açısından cadıların olduğu kısımlar daha hoşuma gittiler. Tabi bir de Kral Duncan da ayrı bir yeri oldu bende. 

         Geçen günler Goodreads'te Shakespeare'in bir başka tiyatrosunun incelemesini yapan bir kullanıcının yorumuna denk geldim. Onun yorumlarında okuduğu tiyatronun yazılış sırasına göre değil de tarihsel sıralanışını takip etmek isteyenlere özenle sıraladığı bir liste bulunuyordu. Onu da buraya ekleyeyim. Yorum için tık!

         Son olarak eğer Shakespeare okumak istiyorsanız ve biraz endişeleriniz var ise ilk olarak Macbeth'i tercih edebilirsiniz. Fakat ben illaki yazılış sırası ile ilerlemek istiyorum diyorsanız da o sizin bileceğiniz bir iş tabii. Macbeth benim için sade ve akıcı giden aynı zamanda da şiirsel anlatımıyla mest eden bir tiyatro eseri oldu. Bir başka Shakespeare tiyatrosu elime geçene kadar kendisiyle vedalaşıyorum. 

         Siz daha önce Macbeth'i okumuş muydunuz? Önerebileceğiniz tiyatrolar varsa çok mutlu olurum. 

Güzel ve sağlıklı günleriniz olsun, 
Fatma


İncelemeyi yazarken yararlandığım kaynak;
DAĞISTANLI Ayşe, WILLIAM SHAKESPEARE’İN MACBETHOYUNUNUN İNCELENMESİ VE GIUSEPPEVERDI TARAFINDAN OPERAYADÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum
Daha Eski Gönderiler

Hakkımda

Fotoğrafım
Fatma Başar
Kitap bitirme sayısı artarken gözlük numarası da bundan nasibini almış biri. Aynı zamanda da bir adet taze öğretmen. Buralardaysanız muhabbet etmekten çekinmeyin. *.* [email protected]
Profilimin tamamını görüntüle

Bu Blogda Ara

İzleyiciler

2024 Reading Challenge

2024 Reading Challenge
Fatma has read 0 books toward her goal of 30 books.
hide
0 of 30 (0%)
view books

Fatma's bookshelf: currently-reading

Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
by Kemal Sayar
tagged: currently-reading

goodreads.com

(GÜNCELLENDİ)

Kitaplığımdaki Kitapları Satıyorum!

Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü gercekleştiremediğim bir şeyi sonunda duyuruyorum sizlere. Kitap kurtlarının vaz geçilmez sorunu o...

Çok Sevilenler

  • Dört Hafta Bir Ay || Ağustos - 2019
    Uzun zamandır bu ay sonu rapor yazılarını yazmıyordum. Sanırım en son 2018'in temmuz ayındaki yazı ile buluşmuşsunuz. Umarım özlemişs...
  • Goodreads 2020 | Okuma Serüvenim
      Goodreads , benim blog hayatıma başladığım zamanda üye olduğum ve daha sonrasında da her zaman aktif olarak kullandığım bir site. Aslında ...
  • Dünya Edebiyatına Yolculuk Serisi I || Rus Yazarlar ve Eserleri
    Okuma zevkimizi biraz daha yükseltmek tamamen bizim elimizde. Birçok kitap basılı fakat okuyucular olarak bizler seçimlerimizi daha ço...
  • Zaman Akıp Gider Ama Sen Aynısındır || Mücella, Nazan Bekiroğlu
    Naif hikayeler okumayı her zaman çok sevmişimdir. Özellikle de sonbahar aylarında bu hikayeler insanı hem gönülden yakalıyor hem de klasik b...
  • Podcast Önerileri & İngilizce Geliştirmede Podcast
    Podcast dinlemek artık günümüzde oldukça yaygın hale gelmiş durumda. Neden podcastler bu kadar popüler oldu, yahut neden yaygınlaştı? Bu...

Arşiv

  • ▼  2021 (1)
    • ▼  Ocak (1)
      • Goodreads 2020 | Okuma Serüvenim
  • ►  2020 (10)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Mayıs (1)
  • ►  2019 (8)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (6)
  • ►  2018 (18)
    • ►  Ağustos (2)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (4)
    • ►  Mart (2)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (4)
  • ►  2017 (17)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (5)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Şubat (4)
    • ►  Ocak (3)
  • ►  2016 (71)
    • ►  Aralık (5)
    • ►  Kasım (3)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (8)
    • ►  Ağustos (7)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (10)
    • ►  Nisan (4)
    • ►  Şubat (7)
    • ►  Ocak (20)
  • ►  2015 (80)
    • ►  Aralık (8)
    • ►  Kasım (4)
    • ►  Ekim (2)
    • ►  Eylül (14)
    • ►  Ağustos (28)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (6)
    • ►  Mayıs (2)
    • ►  Mart (4)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2014 (86)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (10)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (26)
    • ►  Temmuz (16)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (6)
    • ►  Şubat (6)
  • ►  2013 (218)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (8)
    • ►  Ekim (15)
    • ►  Eylül (17)
    • ►  Ağustos (42)
    • ►  Temmuz (29)
    • ►  Haziran (12)
    • ►  Mayıs (10)
    • ►  Nisan (16)
    • ►  Mart (21)
    • ►  Şubat (28)
    • ►  Ocak (16)
  • ►  2012 (145)
    • ►  Aralık (12)
    • ►  Kasım (12)
    • ►  Ekim (4)
    • ►  Eylül (16)
    • ►  Ağustos (28)
    • ►  Temmuz (18)
    • ►  Haziran (6)
    • ►  Mayıs (13)
    • ►  Nisan (11)
    • ►  Mart (7)
    • ►  Şubat (16)
    • ►  Ocak (2)

Created with by ThemeXpose