Sabah gazetelerimi alıyorum ve insanların dünyalarına şöyle bir dalıyorum. Blogspot'un bir an olsun insan portleri, onlardan haberler olduğunu düşünerek böyle bir gazete okumanın keyfini çıkarıyorum.
Bugün Pazartesi... Sakin başlıyorum ve devamında neler yapacağımı planlıyorum... Ayvalı ıhlamur iyi bir seçim... Fonda Zaz... Ve gerçekten güzel bir albüm... Sonra kenarda beni bekleyen Tutunamayanlar, bir dekorasyon dergisi (içinde yanlarına yıldız koymamı bekleyen harika objeler, nesneler var:) , bu çarşamba son provası yapılacak amatör bir tiyatro metni ve içinde ben astral duyguları oynayan bir kişilik :) hadi bakalım nasıl olacak gülümsemesi, ara ara müziğe eşlik etmekle delimsi hareketler,,, bugünün Pazartesi özetidir sanıyorum.
Ayın 10'una salam bir tiyatro bileti Kerem Gibi, Genco Erkal oynayacak :) , 3'üne Gülsin Onay'dan bir resital, 6'sına benim amatör sahnem, 12sine üçüncü kez izleyeceğim tiyatro oyunu Açık Aile, Maya müzikleri keşfetmece, hım Yalın da geliyormuş, henüz karar veremediğim bir Karadeniz gezintisi ve üniversite puanı iyi gelen, çiçeği burnunda tekrar bir üniversite okuma hayali olan deli bir kız ve onun çalışmaları... da ayın özeti olmalı... Şöyle bir geriden baktığım zaman güzel görünüyor.
Evet bir önce ki yazımda anımızın garantisi yok dedim, dedim ama bazen bir ay önceden alınan, takip edilen ve yapılan planlarda kötü olmasa gerek değil mi:)
Sanıyorum Cuma günüydü... Kitap almaya çıktım, ufak tefek yazlık bir kaç bir şey daha ve bir anda yalnız sinemaya gitmeye karar verdim. Film seçimim, Kaybedenler Kulübü ve ben argo tabiriyle dumur... Anlam veremedim filmle ilgili ne düşüneceğime... Film bitti, poşetlerimi aldım çıktım, her yer çok aydınlık, gözlerim kamaşık... Ya algılarım açık değildi, ya bu film süperdi ya da beş para etmezdi... Karar veremedim. Karar verebildiğim tek şey tabii ki bu filmin kadın karakteri Ahu Türkpençe olmamalıydı... Kötü bir oyunculuk, ne ifade verdiği anlaşılmayan, daha doğrusu tiyatro deyimiyle karakter olamamış bir tip kişisi...
Yıllar önce de bu kızı bir dizi de Mehmet Aslantuğ'un yanına koymuşlardı, bende kalakalmıştım...
Yıllar önce de bu kızı bir dizi de Mehmet Aslantuğ'un yanına koymuşlardı, bende kalakalmıştım...
Daha yazarsam Pazartesi bitecek, yakın günler de yeniden beraber olmak dileğiyle sevgili blogum ve insan portrelerim...
Uzun bir reklam arasından sonra film kuşağına dönüş yapsam mı, yoksa buralardan pılımı pırtımı toplayıp gitsem mi ?
-Bilemedim :)
Blogumu yeni bir formata sokmak istedim ve uzun bir süre bu formatla ilgilenemediğim için buralardan kayboldum gittim.
-Olsun yine geldim :)
Geçenlerde uzun süredir kafamda olan bir listeyi unuturum korkusuyla kaleme aldım. Ölmeden önce yapılacaklar listesi :) Bir arkadaşıma bundan bahsettim ve ilk 3 maddesini duymak istediğini söyledi. Eeee dedim söyleyim madem. Konuşmanın sonrası şu şekilde gelişti :)
''İlk üç madden de bunlar varsa; bundan sonrakiler yemek yemek, kahve içmek ve uyumak filandır herhalde'' dedi.
'' Evet'' dedim. ''Tam da böyle. Neden biliyor musun? Çünkü...''
Yaklaşık bir iki hafta kadar önce bir arkadaşımla tam çekirdek, ıvır zıvır, abur cubur moduna girmiştik ve tv izleyecektik ki benim arkadaş ocaktaki çayı unuttuğunu hatırlayarak salondan mutfağa koşarken, kolunu salon camına geçirdi. Bizim keyif sadece 2sn de evet evet sadece o kadar kısa bir süre de seyrini değiştirdi. Yerler kan, her yer tuzla buz bir cam çetelesi, gerçekten çok çok kötü durumda olan bir kol ve karşınızda ben ''pijamalı ve panik ''! Atladık arabaya ve kazazede arkadaşımla acile gidiyoruz, arabasını da kendi sürüyor :S Bu da işin ironisi. Osmangazi Üniversitesinin aciline girdiğimizde, içeride açık hava bir konser var zannettim. Sevgili arkadaşımı 1,5 saat beklettiler ve ben acildeki doktorları artık boğazlıyordum.
Daha ne kadar bekleyecek.! Dikiş atılacak mı.! Neyi bekliyoruz.! İsmimizin okunmasına ne kadar kaldı. !
Bu süre zarfında bekleme salonunda bekliyoruz. Karşımda 18 19 yaşlarında bir çocuk başı önünde ağlıyor. Ve ona da bakmıyorlar. Ve ben ona bakmadıkları içinde sinirleniyorum. Çocuğun gözüne kaynak gelmiş, bakılmazsa kör kalacak!
Bu sırada durmadan bir ambülans çılgınlığı. İnsanlar yaralı, kalp krizi geçirenler var, olaya karışanlar ve polisler...
Şimdi bu nokta da kalakalıyorsunuz. Yanınızda canınız var, kolu kötü, karşı da bir çocuk, gelen zor durumdaki hastalar ve bir vicdan muhasebesi.
Saatler geçiyor benim arkadaşı alıyorlar acile. Ben dışarda bekleme de. Bir saat oldu, gelen yok, iki saat oldu, üç saat oldu... Gece üç oldu... İzin alıyorum, yeterince benden bıkmış doktor beni içeriye alıyor. Arkadaşımın koluna tam tamına 12 tane dikiş atılıyor, atılıyor ya; içeride kalp masajı yapılan bir amca, bir perde arasıyla seruma bağlı bir kadın ve dahası...
İnsan başına bu tarz şeyler gelince anlıyor ki;
Acaba çok şey mi istiyoruz? Ve gerçekten esasında pamuk ipliğine bağlı değil miyiz? Ve neyi dert ediyoruz. Her şey iki dakika da olup bitiyorsa biz bu kontrolün neresindeyiz?
Ve o zaman... O zaman ne yapmamız gerek? Nasıl bakmamız?
İki üç gün çay içmedim, ıvır zıvır yemedim, pansumandı, aman kol sarılacaktı, aman suya değmeyecekti, aaa yemek yapılacak zaten bulaşıkta yıkanacak insan yine unutup gidiyor... Gidiyor da günler sonra yine kalan dialog şu oluyor:
- Gel madem biz şurada oturup güzel bir çay içelim :)
Bir fincan gülen bir kahveyle Şubatı uğurlamaya ne dersiniz ?
Yanına Isabelle Boulay ve Charles Aznavour yorumuyla La Boheme benim favorim...
İzmir ilk defa bu kadar soğuk olmuş... Gerçekten çok soğuk... Buradaki insanlar atkı bere takmaz sanıyordum ben ama bıraksalar bebek tulumlarından alınıp gezinilesi... Şans...
Ama vapurda sıcak çay içmesi martılara simit atması çok romantik, kulaklığını takıp sahilde yürümesi, koca koca ışıklı caddelerde araba sürmesi, kalamar bira keyfi, bağıra çağıra gülmesi, la la lasti terazi lastik ali baba cimnastikte güzel, dışarda topuklularla tıkır tıkır, evde eşofmanlarla langır lungur yürümesi de güzel,kolları açıp kavak yelleri pozu vermesi de güzel, boyooouzz yemeside güzel, çekirdeğe çiğdem demesi de... Sonra gece kükürtlü sabunla yüz yıkaması da güzel... Sonra duşta soğuk suya yakalanması da güzel, üstelik sabunlu da kalmışken... Güzel işte...
Ama çok yokuşlu bi kent İzmir... Eve geçerken merdivenler çıkıyorsun... Uzun ve dik...
Ama Karşıyaka güzel İnciraltı güzel bi de bi yer daha vardı adını unuttum.. Alsancak daha kısmet olmadı... Ama güzel... Yıllar sonra buraya gelmesi ve ders çalışması güzel... Yarın sabah pazara gitmeye karar vermek güzel, saçlarını sarıya boyatmak güzel, nargilesi de güzel... Böyle oturup yalnızcana bir kitaba dalmak da güzel...
Ad, sıfat, zamir, zarf, edat bunlarda güzel... Güzel Okanı gece yarısı seyretmek... Yukarıda ki kadının çocuğuna bağırmasına sinirlenmek güzel... Güzel bir ev de perdelerin hiç kapanmaması... Ve sarılmak battaniyelere tembellik etmekte güzel...
9 eylül de güzel midir acaba? Değilse bakarız Kocaeli' ye... Güzel işte... Güzel...
Dolce Far Niente...
Pek sevgili güzel kadın gezginim ( ruhgezgini ) beni mimlemiş. 2010 yılına dair 4 harika soruyla, bana selam etmiş. Ona da selam olsun. Hayatın bir yerinden, öyle ya da böyle Maliye mezunu olunca, bana da 2010' nun muhasebesini yapmak, yıl sonu hesaplarını kapatmak kaldı. Hadi bakalım o zaman, kolları sıvayalım:
İlk sorumuz 2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?
Bir gün harika bir insan tanırsın. Bakarsın mükemmeldir. İçte ve dışta kendini tamamlamıştır. Gıpta edersin, onun gibi olmak istersin. Hatta içten içe kıskanırsın. Bakarsın tamam olmuş bir şey vardır karşında. Hani şu kuyruğunu yiyen yılan vardır ya, soruların başladığı ve başladığı zamandan itibaren bitmeye başladığı. Biz iktisat dersimizde azalarak artmak derdik. Aynen öyle azalarak artmaya başladığı...
İşte bir gün o insana rastlarsın. Bilmezsin kim olduğunu. Tanımaya çalışırsın.
Başkası sanırsın, sanırsın ama kendindir esasında.
Günün birinde her insan karşılaşır onunla. En mükemmel halini tadar.
Belki kısa bir an görür kaybeder onu.
Ya da kaybetmemek, defalarca görmek için çabalar durur.
İşte 2010 bana o kıskandığım kadının, ben olduğumu gösteren bir yıl oldu.
Mükemmel Momu' nun ne zaman mükemmel olduğunu.
Hatta bununla ilgili yayınlanacak olan güzel bir öykü de yazdırdı bana.
Sağolsun.
Mutlu etti.
İkinci sorumuz 2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?
2010 nasıl bir yıldı!? Esasında benim başarısız yılımdı 2010. Sevmediğim insanlarla politik ilişkiler kuramayıp onları def ettiğim bir yıldı. Sonra Kpss' ye hazırlanacağım diye başa gelip hiçbir çaba göstermediğim bir yıldı. Temelde bu iki şey kendini başarıya çevirdi. Yalnız kalarak kendimi yakından tanıdığım bir yıl etti önce beni, sonra hangi mesleği yapmam gerektiğini gözüme gözüme soktu. Yani bazen hayatta sonuçlar önemli değil. 2010 içinde öyleydi.
2011'e nasıl girmek istersiniz?
Sevdiklerimle girmek istedim, öylede oldu, güzel bir yılbaşı idi.
2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?
Yapamadıklarımı, yaptığım bir yıldı.
Hep yaptıklarımı da, yapmadığım.
O yüzden güzeldi, özeldi.
Bu sene Momo çok akıllıydı :)
Momo' ya alkış:)
Gezginim demiş ki; bu aralar ortalarda görünmeyen Momo' yu ebeliyorum.
Momo bir süre yine böyle ortalarda görünmeyecek.
Bir kitaba başladı ve o nedenle her şeyi blogspotta yayınlamayacak.
Daha keyifli şeyler paylaşacak artık, ruhhallerine dair bir şeyler olmayacak.
Umarım o haline de şemsiyen dokunur ruhgezginim !
Sevgiler.
Bir kız çocuğu tanıyorum. Öyle fakir...
Bir kız çocuğu tanıyorum öyle zengin...
Yalnız bir kız çocuğu...
Sevebildiği herkesi sever sevebildiği kadar, herkesi alır hemen içine, çabucak alışır ısınır, dinler... Pek konuşamaz önceleri... Sonraları, hepsini, bir yumruk yüreğinde taşır... Taşıyamasa ataçlarla iliştiriverir kenarlarına.. Öylesine iliştirivermekte değil, özenle rengarenk...
Sonra zaman zaman üzülür bu kız çocuğu... Kız çocuğudur ya... Çocuktur ya...
Hani büyüksende küçüksende, çocuk olmak zordur ya... Baştan pek üzülür, pek ağlar. Ağlamakki, gözyaşlarını Tanrı biriktirip, yeryüzüne arada bir yağmur olarak gönderir...
Kız çocuğunun yumruğu kadar yüreği taşıyamaz olur bu dünyayı, ataçları düşer tek tek yerlere...Yinede toplar, biriktirir...
Sonra sonra, istemeye istemeye de olsa büyür kız çocuğu... Ama hala kız çocuğu...
Büyüklüğü değil, çocukluğu öğretir ona olgunluğu...
Yine sever insanları ya, belli etmez tek zerresini...
Bir tekini, iki tekini, üç tekini sevmez; hepsini birden sever. Uzaktan sever.. Öylece sever...
Terkedenlere kulak asmaz olur, kötü konuşanlara, kötülük yapanlara, muhtaçları anlamayana, ağlatanlara, dünya haline kulaklarını kapayan herkesi duymaz olur...
Fakir bir yaşantısı olur kız çocuğunun... İnsanların yerine kitaplarını koyar... Raf raf dizer onları.. Bakarki kitaplar yan yanayken insanlar gibi kavga etmiyorlar. Bakarki ayrı odalarda birbirlerini çekiştirmiyorlar.. Bakarki masal kahramanları, gerçekten kahramanlar, terketmiyorlar... Gerçekten yardımsever masal çocukları, masal büyükleri var esasında... Üstelik hem dinliyorlar, hem konuşuyorlar... Hemde kapamıyorlar önünü, kıskanmıyorlar, seni de dahil ediyorlar dünyalarına....
Ne diyordum fakir bir yaşantısı olur bu kız çocuğunun... Tabii binlerce güzel kitabını, bi dolu hikayeler yazacağı kağıdını kalemini, bitanecik balığıyla bi tanecik köpeğini, bi tanecik odadan kocaman dünyasını ve bi dolu müzik dostlarını
saymazsak....
Saymazsak !
Her Pazartesi ve Salı.. Evet evet her pazartesi ve her Salı ben bunu yaşıyorum. Beyin damarlarım çekiliyor, başımın iki yanındaki nabızlarım, hepsine bir yumruk çakmak için dışarı çıkmaya çalışıyor ve ben tansiyonuma diyorum; dur canım, dur güzelim... Cici onlar cici... Sevmeye çalış.... Sevemiyorum arkadaş ben bu kadın milletine dayanamıyorum. Hem cinsmiş... Ne hem ? Ne cins ?...
İnanılmaz bir baş ağrısı.... 20 kadın 40 ağızdan konuşuyor. Hepsi aynı anda 4 kişiyle ayrı ayrı muhabbet kuruyor. Arkadaş benim matematiğimde iyidir ama ben bunların kombinasyonuna yetişemiyorum. Bir insanla güzelce muhabbet edersin ya da hep beraber bi konu hakkında yorumlar yaparsınız... Hayır hayır bunlar böyle değil... Birine laf verirken diğeri bir şey soruyor, kırılmasın onada cevap vereyim diyorsun arkadan bir ses.. Sonra bir tane daha... Bir tane daha... Daha daha...
Bi kere nedir bu merak ? Size ne ? Neden her şeyi soruyorsunuz ? Allahım sen bu kadınların kocalarına yalvarıyorum sabır ver. Bu kadınlar bence 1 hafta konuşmayıp sadece Pazartesi Salı konuşabiliyorlar. Kıtlıktan çıkmış gibi ses ses ses, gürültü patırtı, bağrıltı çağrıltı, olumsuz enerji olumsuz enerji olumsuz enerji... Yahu ben zat'ının da tersi pek fena... Terslemeyim aman bir şey demeyim diye susuyorum. Çünkü desem biliyorum beceremeyeceğim politik bir cümle kurmayı... Her şeyi berbat edeceğim, olan benim ebrularmın petek petek enerjilerine olacak.
Bi kere nedir bu dedikodu..? Arkadaş beni alet etmeyin. Sevmiyorum ben dedikoduyu. Hem hadi edelim diyeceğim herkesle dedikodu olmaz ki.. Zaten biraz sonra dedikodusunu ettiğin zatın, yüzüne bir gülücük atacaksın ben kendimden şaşacağım.
Ebru dediğin bir sanattır. Herkes kitresinin başına geçer, sessizlik olur. Geriden bi neyl sesi gelebilir ya da şuan sakinleşmeye çalıştığım şarkıda olabilir. Vurursun fırçayı kendi kendinesindir. Biri ordan çok attın diye bağırmaz, diğeri Momo ne renk attın bende ondan atcam demez, adamın koluna vurup peçetesini içine yuvarlamaz.
Evet ben pazartesi salı momoluktan damlalıktan falan çıkıyorum. Bu kadınlar beni o kadar yoruyorki tüm insanları ağzımda çiğneyesim geliyor.
Erkeklere hak veriyorum. Gerçekten haklılar. İnanılmaz bir kafa yapısı olan kadın milletinin çenesine aklına yetişmek çok zor. Bu kadınlar çok fena. Fakat anlayamadığım çapkın erkekler. Valla birinden fazlasına dayanmak gerçekten güç. Ve bir bayan olmaktan gayet mutluyum çünkü böyle olması olası bir kadını ben kesinlikle sevemezdim.
Malzeme filan aldım. Güzel bir yemek yeyip, kalıp çıkarmak istiyorum, iyi bir müzikle bütün konuşmaları uğurlamak istiyorum. Ve yarın susma grevine girmek istiyorum. Hiçbir soruyu cevaplamamak...
Son olarak kadın dediğin çok konuşmayacak arkadaş, biraz asil olacak...
Tak tak tak.''Kim o diye seslenmiş içerideki. '' Benim '' demiş dışarıdaki. '' Ben diye birini tanımıyorum'' demiş içerideki.
'' Nasıl olur ? '' demiş dışarıdaki. ''Nasıl unutursun Ben'i. Bir kere bak hemen hatırlarsın. ''
Yüzü bulutlanmış içerdekinin, sesi titremiş. ''Git buradan'' diye fısıldamış. '' Kocam gelir birazdan. Artık ona aitim.''
Ben, son kez bakmış bacasında duman tüten, fırfırlı perdeli, aşıboyalı eve. Gidecek yeri yokmuş. Cami avlusunda uyumuş o gece. Sabaha karşı namaza gelmiş cemaat. Ben, bize karışmış sessizce. Bir daha onu gören olmamış.
Med-Cezir'den
Bir sene sonra 6 Aralık 2010...
Henüz yaşanmamışken bir buçuk saat geçmişken senden ; 1 sene sonra yine kapımı çalmaktasın...
Bu sefer ne getirmektesin, ne aldın misafirliğime gelirken...
Henüz yaşanmamışken bir buçuk saat geçmişken senden ; 1 sene sonra yine kapımı çalmaktasın...
Bu sefer ne getirmektesin, ne aldın misafirliğime gelirken...
Elinde bir çiçek görmekteyim...
Mum çiçeği...
Donmuş bir acı, senden bana kalan, ateşe koysan erir ya yine...
Varsın yansın...
Yine donacak ya, o yeter....
O yüzden anına bir mum yaktım bu gece... Bir dilek mumu...
Bir sene önce 6 Aralık 2009... Hayatımın bir dönüm noktasıydın... Ve nicedir geçtin geçeli, hep hatırlattın kendini... 6 tane aralığa böldün önce beni; sonra 6 parçamı iyi edip, birleştirdin...Her gün anımsattın, anımsattıkça uzaklaştırıp, derin bir huzura boğdun beni... Bir sene sonra bana böyle uzak olman, öyle güzelki... İnsanın bi yaptığını, bir daha yapmayacağını bilmesi... Taşıması yanında onu... Yük gibi, her gün hafifletmesi kendiyle onu... Ağırlık çalışır gibi bir kas yapman kollarıma, ve şimdi ve şimdi ve şimdi taşıyabilmem seni...Belki bir dövmeyle anımsamak... Belki her yere konan bir şifreyle... Belki bloglardaki mimlerde... Ve bir sene sonra gerçekten hoş gelmen bana... Hoş bir kadın olman...
Sanma insan kaçmalı hatalarından, sanma egosunun kolunun altına sığınmalı...
Bugün ilk güvenlik kodumu kaldırmakla başlayacağım işe... Seni her mesajda, her cevapsız aramada yeniden tuşladım... Önce beynime kodladım dna' nı ... Sonra bu bir sene her gün bu günün pan zehirini yarattım...
Ulaştım huzura...
Bugün diyebildiğim, ağzımdan çıkan en güzel kelime; tefekkür,,, tefekkür ve gerçekten şükür....
Bir sinirle açtım blogumu. Gerçekten koşa koşa açtım. Ağlama duvarı burası. Gerçekten beyaz bir duvar, gözyaşlarım da mürekkebim. O yüzden tanıdığım insanların her birinden kaçırdım, blogumu. Hiç açığa vermedim. Burda yeni bir sürü sayfa açtım kendime, kendi kendime. Yeni yeni sayfalar sevdim, hayatın romanından kaçan başka kahramanlar tanıdım. Gerçek kahramanlar. Politik olmayan. Her şey gerçek. O yüzden bulaştırmadım başkalarını. İstemedim izleyecim çok olsun. Ve burda normal hayattan uzak bir serüven kurmuş olmayı, sırtımda bir yük taşımadan yürümeyi sevdim.
Keşke her şeyi açık açık anlatabilseydim. Ama bilirim ki geçmez, anlatınca hep hep daha çoğalır kötü olan şeyler. Ama ben bundan sıkıldım. Kaskafandan sıkıldım. Sorumsuzluklarından sıkıldım. Ben senin Uranüsünden de sıkıldım. Senin açıklarını kapamaktan; bir benken, iki kişi olmak, birde sen yaratmak zorunda kaldığım hallerden de sıkıldım. Senden gitmişken, kalmışım gibi davranmandan da sıkıldım. Merkantilist olmayan toprağında, altın olmaktan sıkıldım. Değerimden vermek zorunda olmamdan, kendimi yontmaktan ve içimden bakır çıkmayacağını bile bile mutluluk için, sözde anlayış için kendimi yontmaktan sıkıldım. Baksana sen bana, benim bakır olmam gerçekten zor, ama sen o koca kafanı altın suyuna batırmalısın bence. Çünkü ben eremeyeceğim sana. Kemiğide yonttuk mu bir şey kalmayacak çünkü. Biliyor musun gidiyorum ben. Uranüsünle her ne saçma şey yapacaksanız yalnız yapmalısınız.
Bu sıkkın gün için bir fikrim var sevgili blog, telefonumu kapamak istiyorum bugün. Ve birkaç gün belki. Duş alıp, evden çıkmak ve bugün yalnız bir şeyler yapmak istiyorum. Yalnız bir filme gitmek.. Yanlız alışveriş yapmak.. Belki bi sigara yakmak... Uzak kalmak istiyorum. Bir süre kendi toprağım ve kendi gezegenimle başıboş olmak, herhangi bir şey düşünmemek istiyorum. Suya, ateşe ve havaya karışmadan, toprak toprak kalmak istiyorum.
Allah aşkına bozuk saat bile, günde 2 kere doğruyu gösterir. Sende en azından 2 kere doğruyu göstersene !
Ve MAHREM'DEN kısa iki paragraf:
'' Derler ki, aşk da unutulurmuş her şey gibi. Hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da dolu dizgin devam ederken unutulabilirmiş aşk. Neyse ki Zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında. Halen aşık olup olmadıklarını ve eğer aşıklarsa kime aşık olduklarını hatırlamayanlar, göğün üçüncü katına çıkıp, Zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış. Baktıklarında gördükleri yüz , aşık oldukları kişinin yüzü olurmuş.
Derler ki, bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada. Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. Çünkü tekleyen hafızaları değil, aslında yürekleriymiş. ''
1- En sevdiğiniz kelime: Lâl
2- En nefret ettiğiniz kelime: Pislik
3- Ne sizi heyecanlandırır: İlk defa yapacağım bir şey
4- Heyecanınızı ne öldürür: Olumsuz enerji
5- En sevdiğiniz ses: Neyl ya da piyano sesi
6- Nefret ettiğiniz ses: Kavga eden kadın sesi
7- Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Madenci.
8- Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Pek tabii oyunculuk
9- Kendiniz olmasaydınız, kim olmak isterdiniz: Tamı tamına yine kendim olmak isterdim.
10- Nerede yaşamak isterdiniz: Deniz gören bir çatı katı
11- En önemli kusurunuz: İnsanların düşüncelerini okuyabilmek, yorucu !
12- Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Önemli bir işi bilerek son ana kadar bırakırımm, nedense yetiştirebileceğime de inanırım ve hayretki hepte yetiştiririm :)
13- Kahramanınız kim: Kahramanım 3 kadın var... Annem, Şebnem ve ben
14- En sık kullandığınız kötü kelime: ?
15- Şuanki ruh haliniz: Huzurlu
16- Hayat felsefenizi hangi slogan belirler: '' Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen Hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir''
17- Mutluluk rüyanız: Bulutlarda oturmak, bacaklarımı sarkıtmak, koshelva yemek ve dünyayı oradan seyretmek.
18- Sizce mutsuzluğun tanımı: Adını andığın zaman, gerçekleşen şey.
19- Nasıl ölmek isterdiniz: Sevdiğim bir yemeği yedikten sonra.
20- Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: Odanı olduğu gibi senin için şuraya ayırdım küçük ruh, annen yan oda da ve seninle beraber üzgün değil, sevdiğin adam da seni bak orada bekliyor, sevdiğin ve sevmeyi maalesef buraya geldiğin için yarım bıraktığın tüm kitaplarını melekler kargoyla gönderecekler. Seni Seviyorum.
Mimleyeceğim bloglara ulaştırılmış olması dolayısı ile tekrar bir mim' leme yapmayacağım.
Reverans...
İlkokul birinci sınıfta okuyan bir çocuk, okuldan çıkar çıkmaz, çırak olarak çalıştığı dükkâna gidiyor, yerleri siliyor, ustasına çay dolduruyordu... Gece geç dönüyordu evine. Avluya açılan bir kapı, bir şato kapısından farksızdı. Çocuk, ayak parmaklarının ucunda kalkıp mandala uzansa da, dilini aşağıya çekecek güç, cılız kollarında yoktu... Yorgun çırak, kapının eşiğine oturuyor ve sokaktan kendisine yardım edecek bir gece bekçisinin ya da sarhoşun geçmesini bekliyordu...
Zaman makinesi icat ve bana tarihte yalnızca bir güne gitme hakkı verilse hiç düşünmeden o çocuğun önünden geçmek isterdim. Beni görünce sevinecek ve şunları söyleyecektir. 'Abi ben terzi çırağıyım. Ustam işten geç bıraktı... Gücüm yetmiyor... Şu kapının mandalını açsana! ..'
Gülümserdim... ''Saçlarını okşardım'' diyeceğim ama başında mutlaka 5 numara traş vardır! .. Açardım kapıyı... O da 'Sağ ol abi' der ve yorgun bedeniyle avlunun karanlığında kaybolurdu gözden... Ben de derdim ki ardından:
'Sen sağ ol baba! .. Hayatta bana açtığın tüm kapılar için sen sağ ol! ..'
Sunay AKIN













