"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?


ne çıkar siz bizi anlamasanız da

evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.



hiçbir şey ! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında

yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla

dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık

menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara

mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur

her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir

bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla

deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor

avuçlarım"

belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma

bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına

uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık

nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan

olmalarıyla-

korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin

kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin

ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park

bekçisinin

korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi

sallanaraktan



bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda

aranan

korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında

korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe

ışıklarında

ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan

olmalarıyla

korkunçtur korkunç!

diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum

ayrıca

neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi

tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini

ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla

çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz

inceliği

ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi

yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi

bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar

birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır

gibi

ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya

ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.

ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız

hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına

eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında

okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda

anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun

butlarında

ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız

kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan

olmalarımla



kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada

anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma

odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar

rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar

bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru

bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar

sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler

zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar

bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar

ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa

vurmalar

ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün

ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu

konuda

ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın

sonsuzunda

bu kadarcık bir şey-iyi ya, peki, şimdi kim var sırada

sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza

yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla

ne güzel ellerimizle.. başlayın, hadi başlasanıza

örneğin bir kahve falı ? az müzik ? diyorum biraz iskambil!..

ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım

ayrıca

- dört kişiyiz!

- hayır on!.

- bin kişiyiz!

- bana kalırsa..

ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında

öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir

unutulmaya

çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz ? ne tuhaf biraz

anlıyorum



- üç karo!

- pas diyorum!

- susalım baylar, dört kupa!

ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz ? susalım!

susalım-niye susalım-anılar mı dediniz ? ne sesli bir

vuruşma!

ya sonra ? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra

gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada

sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza

yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla

ne güzel ağzımızla.. yok canım, ben var ya, istiyorum sırada

olmayı istiyorum-sahi mi- ama isterseniz siz olun

siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza

yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."

gibi oyalansanıza

biraz oyalansanıza.



bir oyun başka olamaz oyundan gibi

bir söz başka olamaz sözden gibi

bir şey başka olamaz şeyden gibi

tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa

ne gelir elimizden insan olmaktan başka

ne gelir elimizden insan olmaktan başka



ne çıkar siz bizi anlamasanız da

evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.



hiçbir şey ! kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum

bir yaşlı kadın en erkek boyutunda



kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız

kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere

bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda

vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta

ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha

üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu

hiç bilmiyoruz

diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla

tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı

böylece, niye olmasın, işte bir orman daha

sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz

ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda

ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız

kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız

yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız

ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla

tam öyle gibi.. demeyin: eh, biraz yorulsak da

demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda

biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz

bilmiyoruz ya

diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla



ıı.



ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda

nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki

dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına

dedi ki: siz niye yoksunuz acaba

bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben

sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona

dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından

dedim ki, falan filan..

örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan

ölüversem şuracıkta

bakınca herkes orama burama

derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim

hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.



yani kim yaşamış kendi adına

vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında

tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner

döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey

hani ne başlar ne biter

hani ne vardır ne yoktur

tanrısal bir harekettir din adamlarınca

bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik

çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya

hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda

herkes gibi bir şey niye olmalı

bakınca işte şurdan şuraya

masalar, masada yazı makinaları

derim ki, niye olmalı

bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları

sürüngen parmakları

çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız

hayata bir şey demeyen bu garip adamları

bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını

mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin

yıllarca unutulmayan o kadın adlarını

ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları

bilmem ki niye

yani masalar işte, masada yazı makinaları

istemem, niye olmalı

evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları

devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları

bakımsız avluları

avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları

sonra gene upuzun kahveye çıkmaları

öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan

bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı

kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle

yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı

öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan

nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı

ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde

yaş masalar üstünde onların anlamadığı

derim ki, niye olmalı

niye olmalı bilmem

şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden

ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları

ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları

değişmez bakışları

bir hüzün gibi değil, doğrusu değil

hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları

derim ki, niye olmalı

şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana

kadife ayakları

bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla

hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları

herkes gibi bir şey niye olmalı

varken kendini bulmak, bulmalı

hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan

sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan

atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi

ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki

sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri

öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan

üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından

ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman

o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek

gelirim de sizlere, alınınca odaya

şöyle bir köşeye oturuncaya

kadarki o sıkıntıyı geçerek

başlarım konuşmaya



derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi

tıraş olmuştum ayrıca

bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna

ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda

aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada

bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu

bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu

ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini

kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi

ve nasıl yitirdim ben kendimi



durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi

tıraş olmuştum ayrıca

gömlekten söz açınca aklıma geldi

ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma

bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna

sevmiyorum ayaklarımı da

yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki

çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum

gözleri, göz bildiğim her şeyi

yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar

bir şehrin içinden geçen nehirler gibi

sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri

kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti

bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar

hıh!. işte bunlar da kendi gözleri

kızarmış aklarıyla kendi gözleri

her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar

ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini

kayboluyorlar bir bir

öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları

yeniden bulmak için

çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.



o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim

ayaklarım da

öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi

takır da takır, takır da takır boyuna

yürüyüp gidiyorum onlarla

parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye

ihtiyar kumruların ağzından

kocaman kamyonlara düzenle sıralanan

kutulardan birini

çekiyor gibi en altından

alışıyorum buna da, bu fırtınaya da

bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya

çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.



derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan

hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!

bir parça şarabım var altından

yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça

yani bak kısa yoldan bir toplam

nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım

ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından

düzlere vursam düzlerden

dağlara vursam dağlardan

önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan

sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan

ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi

acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan

öyleyse de bana, nasıl anlamam

tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan

o “her şey” kelimesi gibi

anlamı bitmek olan

nasıl anlamam ben kendimi

işte hey park bekçisi serseri

bir parça şarabım var altından

çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni

açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni

bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı

– hani ben memurdum yanlarında –

gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha

giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini

geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi

ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da

her şeyi nasıl teptim, bilmez mi

oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini

baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum

bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber

eliyle dürterekten yanındaki erkeği

beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..

gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan

sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri

durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi

o cansız, o soluk kilise resimleri gibi

bir tanrı duruyordu, az ötelerde

mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi

ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam

ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni



ııı.



ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi

acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi

derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi

hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi

tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini

tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında

o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği

gibi

vakit pek olmayacak şimdi



bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları

zakkumları gördüm ve erguvanları

ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz

onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı

ayaklarımı da

takır da takır, takır da takır omuzlarımı

ayaklarımı

ayaklarımı, omuzlarımı

içimde yürürler doldurup uykularımı

dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı

ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını

yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını

ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden

der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı!

çık dışarı, çık dışarı!

oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı

ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek

göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı

ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak

süpürün kabuklarımı!

ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya

döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı

ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını

yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını

ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan

insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı

ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı

bir kavrayışla

istesek bir şey değil

istesek daha fazla

takır da takır, takır da takır omuzlarıyla

ayaklarıyla

nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.

hadi anlatsanıza!

- elbette anlatırız, niye anlatmayalım

- insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..

- evet size kalırsa

- hiç canım, biraz oyalansanıza



ne çıkar siz bizi anlamasanız da

evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.



hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları

bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda

bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz

kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda



dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden

bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden

dersiniz hiç çekinmeden

dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı

örneğin bir balkonu, oradan

balkona ekleyerekten bir dağ başını

sonra balkonla dağı

ansızın bitiştiren

öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten

bir aşağı bir yukarı

niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı



niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla

bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları

derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara

üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı

ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı

bilirim, böylece vakit olmalı



bilirim, böylece vakit olmalı

bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı

denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı

yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları

o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları

ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..

nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları

nerde bir afrika’yı

afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları

diyorum kullanmalı

o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları

şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları

kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları

bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları

odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları

diyorum kullanmalı

“nereye? – bilmem ki..” işte o adamları

eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları

peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını

ve kutsal kitapları

öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı

bu ölümsüz kalmaları

yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle

ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı

bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye

böylece, azıcık vakit olmalı



ıv.



korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı

bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı

pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı

bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı

ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl

nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı

herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti

olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı

akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki

diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı

bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan

ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım

eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki

hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki

yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı

bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik

her neyse, amcamın namuslu günleri

neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim

istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim

konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini

bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!

bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni

çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi

azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda

polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi

bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp

çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim

siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri

gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum

bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum

gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti

hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.



olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor

bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı

gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları

ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir

dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum

sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?

ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları

bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum

dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı

bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu

yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..

bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi

kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden

örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,

bir satır başından belki. belki de...

bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir

manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden

kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe

masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses

olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen

her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından

yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden

yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani

bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından

cinsel bir çekişmeden

arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış

içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden

bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam

öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,

bitimsiz derinleşen

ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir

atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden

gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir

denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken

onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her

şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen

sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler

gibi, gelişen artan, kendini biriktiren

nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir

pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz

aşklarından, tanrısız ellerinden

yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen

atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen

böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden

nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen

seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici

vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”

gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı

durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o

vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme

bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir

kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından

bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..

bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza

vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz

ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim

yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim

o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa

iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta

durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik

istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa



yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun

diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi

ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz

benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi

ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi

kapasak mı pencereyi acaba

geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla

babanız – daha erken – gelmeyen babanızla

gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda

gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında

ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!

gibi oyalansanıza

girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara

çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında

güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha

biraz oyalansanıza!



bir oyun başka olamaz oyundan gibi

bir söz başka olamaz bir sözden gibi

bir şey başka olamaz bir şeyden gibi

tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa

ne gelir elimizden insan olmaktan başka

ne gelir elimizden insan olmaktan başka.



ne çıkar siz bizi anlamasanız da

evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.



Edip Cansever

 

İnsan telefon defterini temize çekerken bazı isimleri eski defterinde bırakır.

İnsan telefon defterini temize çekerken bazı isimleri eski defterinde bırakır.

Onlar artık bir daha asla aranmayacaktır. Garip bir hüznü barındıran bu silik isimlere bakılır bakılır. Kimi okuldan sınıf arkadaşınızdır, kimi çok çabuk unutuverdiğiniz bir sevgili, kimi bir cafede aylarca her şeyi ama her şeyi paylaştığınız birisi; ya da istifa ettiğiniz bir yerden bir arkadaşınız! Soyadları sorulmamış bir sürü hatırlanmayan isim de vardır defterde ve şüphesiz üstünde isim olmayan telefon numaraları korkunç bir operasyonla onlarca hayat, onlarca güzellik bir çırpıda ortadan kaldırılır.

insan telefon defterini temize çekerken bazı isimler üzerinde durur.

Onca zaman sonra bir kez arasanız, sesini duysanız... Ona edilebilecek bir çift sözünüz yoktur! Birlikte gittiğiniz filmler, meyhaneler, evler birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak sevgiyi aşılamamıştır size. Yalnızca bir isimdir şimdi o. Temize çekerken atlarsınız hemen. Derhal çevirirsiniz sayfayı telaşla, alelacele. Oh, isim geçmişte kalmıştır.

İnsan telefon defterini temize çekerken hayatını da sorgular!

Hangisi ihanet etmiştir, hangisi yalvarmıştır kendisini bırakmamanız için; hangisinin bir süre sonra arkanızdan konuştuğunu duymuşsunuzdur; hangisi sizi en güzel öpmüştür; hangisi rüyalarınıza girmiştir, hangisinin ayak parmakları ilginizi çekmiştir, hangisine hediye alırken zorlanmışsınızdır, hangisiyle en hararetli tartışmalara girip kavga etmişsinizdir, hangisi için sabahlara kadar içip içip ağlamışsınızdır?!...

Doğrular, yanlışlar, hatalar, tutkular! Birlikte Edip Cansever okuduğunuz o insanlar, solmuşlardır.

İnsan telefon defterini temize çekerken yalnızlığını da kanıtlar.

Bütün bu insanlar şimdi nerede, ne yapmaktadırlar? Saat elbette dört'tür! Paradoks, labirent, koni, tüm bilimsel ifadeler ve mentalite tersine dönmüştür. Ters dönmüşüzdür. Bu tek başınalık ve bu isim katliamı aslında size ters gelir...
Çalan telefona bakarsınız. Acaba? acaba telefon defterini temize çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır? Bir iki kırık sözcük, yarım yamalak bir buluşma, belki...

bilemezsiniz...

küçük iskender

Küs Çiçek

Sihir bekleme benden sır da
Kim ve hangi sözcük bilebilir
Duyguların özlemlerin arzuların
Ayrılıkların hırpaladığı
Elma ağacını

Oysa
tuhaf çok tuhaf
teneffüs saatinde haylaz bir ilkokul
geçiyor içimden
ders başladı çağrısını duymamakta
inat eden duygularım
sözcükler sınıfındaki aşk bilgisinin
açık sahifelerinden karışıyor hayata
böylece aşk
çingenem
hırsız kedim oluyor benim

böylece tuhaf çok tuhaf
aşk gergefim oluyor benim ve
kaos
beni gergef olmakla korkutuyor

oysa korkuyu
deneysel bir oyun sanan çocukluğum
uzak bir geçmiş değil
sinik
silik bir hatıra da sayılmaz henüz

bir boy aynasının hedefi oluyorum
bunları yazarken
bir boy aynasından bana el sallayan
hedef oluyorum
veda ediyorum

bak diyorum
sana rastlamak; çocukluğuma rastlamak
gibi bir şey
bak
bunun için
akşamın etekleri zil çalıyor
bende iyi ki çalıyor coşkusu
bunun için

k-okun
ve çıkardığı yangın
ruhumu çelmeleyen
siyah
şuh bir kurdeleyi sıyırtıyor rüzgara
cesaret alarak
düşlerime umut yediren bedenimin
kıprışan batak yerleriyle
yüzleşiyorum

tuhaf
çok tuhaf değil mi
nakarat sayfaya melankolik bir saksafon
susuyla giriyor

uyanır uyanmaz
beni
içime sönmüş yanık kokusundan
uzaklaştıran
atını buluyorum
uyanır uyanmaz
çocuğun olmak istiyorum

güneye ilk kez inen bir kuzeyli gibi
gün
henüz pörsümemiş bir heves
ve başlamanın atını buluyorum
ayak ucumda

küs çiçekler su istiyor
ellerimi bütün parmaklarımla birden
sevindiriyorum
uyanınca çocuğun olmak diyorum buna
uyanınca

bir çiçek düşüyor
aylardan kasım
günlerden herhangi bir gün
değil
aylardan kasım

bir çiçek kendini açıyor
usulca açıyor
ipince
içine doğru açıyor

aylardan

biri giriyor
yasemin mi diyorum
yas
emin mi kendinden

yanında bir şehri getiriyor biri
öteki yasemin diyerek
şehirin şiirini koyuyor yanına usulca

İzmir mi, İstanbul mu?

bir soruda açıklayıcı olabiliyor bazen
hiç bir şey sormamakta

biri giriyor
biraz İzmir, İstanbul biraz
aşk heryerin konuğu

aylardan

eksik adresinden bir denizci çıkıyor karaya
uzak kimin uzaklığı soruyor ve susuyorum

tuhaf çok tuhaf
kalbim alargada
kalbim alargada ya
sus diyorlar acıyla
sus diyorlar ve ikonalarını gösteriyorlar bana

oysa kim
hangi sözcükle soyabilir kendini
duyguların cavlanı karşısında
ve kim
özlemlerin isteklerin hangi sözcükle
dokunabilir ateşten çuhasına

kim
hangi sözcükle

sihir bekleme benden sır da ve
sevgili sözcüklerim yok benim
çağdaşım
zakkum ve taflan
sevgili sözcüklerim yok
uysal kölesi çünkü
tafra kuruntu kuşku
sözcüklerin
uysal kölesi
kapris ve karaduygu...

Enver Topaloğlu (Yakamoz ve Tebessüm)