"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

Nerden geldi aklıma şimdi...

Mağaza vitrinlerindeki mankenler son zamanlarda dikkatimi çekmeye başladı. Eskiden vitrin mankenlerinin her ne kadar birbirinin aynı veya çok benzeri de olsa bir "yüzleri" olurdu. Şimdi bu MALL denen (yazıldığı gibi okuyunca daha da güzel oluyor bunlar) büyük alışveriş merkezlerindeki mağaza vitrinleri dikkatimi çekmeye başladı. Mankenlerin yüzleri bile yok veya yarım yüzlü, burundan yukarısı yok. Burda gizli bir mesaj mı var diye kendi kendime paranoya yapmaya başladım. Yani şunu mu demek istiyorlar. "siz hepiniz malsınız, ancak üzerlerinize giydirdiğimiz bu kıyafetler ile toplumda bir adam yerine konulursunuz, onun dışında bir halt değilsiniz" mi demek istiyorlar? Sadece "sayı" dan ibaret olduğunuz, ama kim olduğunuzun zerrece önemi olmadığı "kamusal" alanlar da yok değil. Misal, askerliğini yapanlar bilir, orada sadece sayı olarak öneminiz vardır. Akşam yoklaması yapıldığında sayı olarak toplam tutturuldu mu gerisi önemsizdir.


Bu giyimle, görünümle "adam yerine konulma" konusu haliyle bir statü göstergesi, bir cemiyete kabul edilme, gruba dahil olma durumu öyle gazlanıyor ki, sanki onu giyersem, hemen o reklamlardaki, dizilerdeki buzağı bakışlı "iş adamı" abilerden oluverecekmişsin sanıyor insan... Eh tabi bunları edinmek nerdeyse bir "yerli otomobil fiyatına" olunca da, haliyle de taklit (imitasyon) sektörü diye bir şey çıkıyor. Taklit diyince, bir zamanlar Lacoste tişört ve Puma marka ayakkabıların ne çok taklidi vardı yahu. Gugıl'da şöyle bi arattım da, neler var neler...



Şimdi bu giyim, kuşam efendim yemek yediğimiz yer, kullandığımız otomobilin markası felan hep bir statü göstergesi haliyle...



Weber (http://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Weber ) 'e göre de insanlar, kendini üretim sürecindeki yerine göre değil, tüketim sürecindeki yerine göre tanımlar ve bu kendini tanımlama biçimi de "statü" dür. Yani; üretim sürecinde fabrikada çalışan bir işçi, kazandığı ücreti harcama alışkanlıkları işverenin tüketim alışkanlıklarına benzeyebilir. Öyle miyiz? Öyleyiz sanırım.

Ellerinize ve Yalana Dair...

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal,
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen
elleriniz.



Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar,
ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...

İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka herşey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nazım HİKMET

Magic Moon

Soğuk Damga

aile atının soyundan indim
karaağaçlar altında
biliyorum beni bekleyen hiçbir şey yok
rüzgarın derin mezarlığında ürperen
soluk bakışlı bir ay, sessizliğimi oluşturan
o derin, o siyah boşluktan başka
ne çılgınlık için gürültülü gösterilere adandım
ne davranışlarımın imlasında
uyuşmuş kalmış itirafları coşturmayı düşünüyorum
hüznümün arkadaşlığına kaldım
karaağaçlar altında

sırtımdaki torbasını çözdüm geçmişin
imzamı değiştirdim,
her konak için vesikalık bakışlar,
değiş tokuşu kolay sözcükler edindim
evcilleştirdim, uysal bir hayvan gibi elimin altında şimdi
bir zamanlar durmadan taşırdığım içimde çalkalanan fırtına
bakışlarıma rüyasız göslezin çoraklığını seçtim
aynı anda yitirdim sılayı ve gurbeti
gamlı ıslıklarla çalınan yolculuklara,
reddettiğim mirasın uzağına,
hüznümün arkadaşlığına kaldım
karaağaçlar altında
feda ettim her şeyi bağlanmak korkusu uğruna

dallara takılı kalmış fısıltılar
biz tarihteyken duyulmayan
geçerken birkaç kelime alıkoyuyorum
incecik duman ağı
buzun sivri ucu içime yontuyor
sessizliğin talaşı yalancı kar
kendime batıyorum
dilsiz dağ ağrı, çocuk ve bilge yürek
aşktan kaçarken
kendi kopardığım çığın altında kalıyorum
şimdi kalıntılarımın arasında başka biriymiş gibi dolaşıyorum

örtünme vaktim geldi
vahşi bir melankolide
sildim parmak izlerimi kendi tetiğimden bile
kara bir battaniye sarıyor bedenimi
gecenin gümüş kabzasında
yaslandığım ağaçtan uğultusunu dinliyorum
içinden geçtiğim yaralı ormanların
yakın tarihim. kavgada haydut, aşkta forsa
kırdığım ablukalarda kaldı bir kolum, bir bacağım
yaralı bir hayvan kadar uzak,
ansızın gelen bir intihar kadar yakınım
ağaçlarını yaktığım ormanda

tüzesi ardımda kaldı bitirdiğim mekteplerin
borsasında hecem yok
tek bir fiil bütün edimleri topluyor dilime
yeni bir tarih, yeni bir coğrafya, yeni bir ruh
artık yalnızca kara bir battaniye olan bedenime
gümrük kapılarına dayanmış gündelik hayat
eksile eksile kaybolan varoluş
yüklediklerini dağıttım her menzilde
uzağında kalmak için
ihaleye çıkarılmış her şeyin
bir kışlaya benzeyen hayatlarının önünden geçtim
taşınmaz mallarının başını bekleyenlerin
geçersiz denildi bütün kimliklerime
karantinaya alındı kesemdeki birkaç mühür, öd suyu,
kayatuzu, kehribar ve güherçile
feda ettim babamı ve oğlumu
aile atının soyundan indim

indim beni kattıkları kalabalıktan
künyemde başka ad,
başka bir kader için eksiğine bozdurdum kalbimi
kimsemdi, ölümüne seçtim
görenler artık dilsiz sanıyor beni
yaşamak için bir ada söz verdim yalnızlığıma
ölmek içinse bir dağ köyü
esmer yıldızlar gibi doğuda

beni başkalarından ayıran ayaz,
bir kurutma kağıdında suretime vurulmuş
içime işleyen o soğuk damga
bir gün
bir dağ köyünde
bir esmer yıldız gibi karışır boşluğa...

Murathan Mungan

Sonbahar

İnsanın Kendi Doğasıyla Savaşı

“İnsanların çoğu kendilerini olayların akışına bırakır. Bu durumda o insanların yaşamının nasıl olacağını ekonomik sistem ve onunla bağlantılı olarak toplumsal kurumlar karar verir. Bu kayıtsız çoğunluğun karşısındaki azınlık ise kendi yaşamları üzerine kararı kendileri vermek isterler.


[..]Varılacak kararların her aşamada yeni kararlar almaya neden olacağı açıktır. İnsanların çoğu böyle bir sürece dayanıklı olabileceklerini düşünmediklerinden halihazır kalıpların içinde kalmayı tercih edeceklerdir.

Hiyerarşik yapılanmaya boyun eğmek ve paranın güç olduğu savını kabullenmek, sistemin uyulmasını istediği önermelerdir. Dünyada kabul gören baskın yaşam biçimi, hiyerarşik basamakları çıkmaya çalışmak veya para kazanmanın bir yolunu bulmak için öldüresiye çaba göstermektir. Sosyoloji ve sosyal psikoloji bu yaşam biçimini bir veri olarak kabul eder. Bu kabul edişin doğal sonucu olarak insanın diğeri tarafından kabul edilmesinin ön koşulu ya hiyerarşik bir basamakta bulunmak, ya da parasal bir güce sahip olmaktır.

[..] Pratik yaşam biçimini kabul etmeyen, sosyolojik determinizmi reddeden insanların sayısı az değildir. Bunun nedeni pratik yaşam modelinin insan ruhunu tatmin edemeyişidir. Bu model öncelikle statü ve para üretimine neden olur ve toplumsal alan enflasyonist bir statü ve para gösterisine sahne olur. Başkası tarafından kabul edilme arzusu trajikomik bir tiyatro oyununun sürekli tekrarlanmasına neden olur.

[..] Pratik yaşam biçimi aldatıcıdır, çünkü insana bir amaç sunmaz. Bir gün bitecek günleri iyi geçirmek üzerine kurulu ve diğer insanların yaşamına kayıtsız kalmayı öğütleyen özü ahlaki bir norma dayanmayan pratik yaşam biçimi insanı ruhsal sefalete götürür. Bu nedenle bu yaşam biçimine isyan etmek ahlaki bir görevdir.

Pratik yaşam biçiminin ilkelerini şöyle özetlemek mümkündür: yaşam maddi bir olaydır, yaşamı mümkün kılan hücrelerin ve özellikler nöronların birleşmesinden meydana gelen biyolojik makinenin düzenli işleyişidir. Bu makinenin iyi çalışması için en uygun ortamı yaratmak pratik yaşam modelinin temelini oluşturur.

Pratik yaşamın amacı yaşamın içinde kalmak zorunda olduğundan kendi kendini yok etmeye mahkumdur. [..]

Pratik yaşamın görünürdeki cazibesi aldatıcıdır. Bu cazibe sanki yaşam dolu dolu yaşamak mümkünmüş gibi bir olasılık yaratır. Böyle bir olasılık yoktur. Aslında başkaları tarafından kabul edilme kaygısıyla sürdürülen pratik yaşam bir dizi atraksiyonu (dikkat çekici davranışları) gerekli kılar.

Kendi kendine yani içe dönük yaşam varlığımızın özüne inmemizin olmazsa olmaz koşuludur. Buna karşın pratik yaşam bizi bizden uzaklaştırır, özümüze yabancılaştırır. Varlık bir zevk makinesine indirgenir. Goethe’nin Faust’unu anımsayalım. Şeytan Faust’u bir zevk makinesine dönüştürmeye çalışır ama Faust’un ruhu bu makineleşmeye direnir. Belki de felsefi veya dinsel yaşamın çıkış noktası bu direnmedir.

İnsanın kendi kendisiyle savaşımı, insanı hiç bir yere götürmeyen pratik bir yaşamla bir amaç varmış yanılsamasını mümkün hale getiren dinsel-felsefi yaşam asındaki uzlaşmanın zorluğundan doğmaktadır. Kendini akıntıya bırakmak, içgüdülerin mutlak egemenliğini kabul etmek çoğu insanın seçtiği yoldur ve sonu anlamsız bir hiçliktir.

[..]Her gün biraz daha yenilmenin keyfini yaşıyorum. Bu kadar berbat bir dünyada ve özellikle bu kadar sefil bir toplumda kötü bir rolü kabul etmektense, yenilmeyi [..] özümsemek en emin yoldur. Ne çare ki bu kadar çabuk paranın sahte gücüne boyun eğen bu insanlardan oluşmuş bir topluma güvenmem olanaksız. Varlığının derinlerindeki ışığı fark etmekten aciz insanlar kolaylıkla parayı adi yollardan ele geçirenlerin emrine giriyorlar.

Bütün hayatları boyunca rol kesen insanlar gördüm. Bugün bu insanlar bu yapay dünyada kendilerine uygun bir yer buldular. Ölünceye kadar da bu rollerini sürdüreceklerine eminim. Bu insanlar benimle bir süre arkadaş oldular. Sonra ben onlar için faydasız ve rahatsız edici oldum. Beni bir kalemde sildiler ve şimdi çok rahat bir hayat sürdürüyorlar. Her gün biraz daha varlığın ışığından uzaklaşıyorlar ve kendilerinden nefret eder hale geliyorlar.

[..] Eski yüzyıllarda monarşi, oligarşi veya diktatörlük rejimi bütün insanları canından bezdirmişti. İşte bu nedenle insanlık demokrasi rejimini bir kurtuluş gibi gördü. Ama demokrasi yeni bir felakete yol açtı: bayağılık, sıradanlık, sürüleşm. Yığınların iktidarı dayanılmaz ölçüde iğrenç bir atmosferin oluşmasına neden oldu. Artık solduğumuz hava dayanılamayacak kadar ağır. Caddeler, sokaklar kitlelerin işgaline uğramış. Her konuda haklılar çünkü iktidar onların ve demokratik rejim devam ettiği taktirde bireyin kitleye boyun eğmenin dışında bir çıkışı yok.

[..] O halde yolumuzu değiştirmeliyiz. Bu canlılar topluluğunu kendi saldırganlıklarıyla başbaşa bırakıp tinsel bir yolculuğa çıkmalıyız.

[..] Kendi kendimizle savaşmaktan bıkmamalıyız ve biyolojik yapımızın bize hazırladığı tuzaklara yakalanmamaya özen göstermeliyiz. Yoksa sıradanlığın içinde boğuluruz. Ben bu dünya düzenine, insanın insanı çeşitli yollardan ezmesine hayır diyorum ve hepimizi bu varoluş savaşına çağırıyorum.

[..] Bizi yaşama mahkum eden içgüdülerimize karşı çıkarak hayatı yaşarken reddetme olanağına sahibiz. Yaşam bizi aşağılara çekiyorsa içgüdülerimizi köreltip varoluşumuzun özüne dönebiliriz. Hiçbir şey bizi diğer insanların yaşadığı rezilliği kabul etmeye zorlayamaz. En çok kızdığım söz, başka çaremiz yoktur sözüdür. Her zaman daha iyiyi denemek zorundayız. İçgüdülerimiz bize oyun oynuyorsa bu oyunu bozabilecek tinsel güce sahibiz.

[..] Umutsuzca kendi içimizde bir ben oluşturmaya çalışıyoruz. Bu ben yoluyla tanrıya ve tanrı yoluyla sonsuz varoluşa ulaşmak istiyoruz. Bu istek günlük yaşamın sıradanlığı, boşunalığı içinde kaybolup gidiyor. Böylece umutsuzluk denen o ölümcül hastalığa yakalanıyoruz. Kierkegaard inançlının bu hastalığa karşı bağışıklığı olduğunu ileri sürüyor ama akıldışı inancın düşünen insanda nasıl mümkün olacağını açıklayamıyor.

[..] Zevke yönelik içgüdüsel bir donanıma sahip insanın kendini iyiliğe adaması genel olarak zor görünüyor. İnsanlık tarihine ve bugününe baktığımız zaman içgüdülerini bastıran ve yönünü salt iyiliğe çeviren insan sayısının toplam insan nüfusuna göre çok küçük bir azınlık olduğunu fark ediyoruz. O zaman inançlı insan sayısının da çok düşük olduğu açığa çıkıyor. Büyük çoğunluk içgüdülerini diğer insanlara fazla zarar vermeden tatmin etmeye çalışıyor. Küçük bir azınlıkise mutlak olarak içgüdülerini tatmine yöneliyorlar ve kötülüğün içine düşüyorlar. İnsanlık tarihi de temel olarak bu tür kötü insanların arzularını tatmin etme çabalarının trajik sonuçlarından oluşuyor.

[..] “Sistem senin aç karnını doyuruyor” sloganında özetini bulan bu alçaklık düzeni, Nietzsche’nin “üst insan” kavramını altüst etmiştir. Nietzsche’nin düşüncelerini tahrif eden kapitalizmin sözde büyük düşünürü Ayn Rand iş adamlarının “üst insan” düzeyine çıkararak insanlığın bu insanlar sayesinde ayakta kaldığını söyleme bayağılığını göstermiştir. Aslında iş adamı insanın köle ruhundan faydalanan bir fırsatçıdan başka bir şey değildir.

İnsan vasatlığı onu kendi kendine köleleştiren bir sisteme tutsak etmiştir. İnsan yaşamı boyun eğme üzerine kuruludur. Kime boyun eğiyor insan? Yine insana. Bundan daha gülünç ne olabilir? Herkes herkesin boyunduruğu altındadır. Efendi kimdir? Her an öldürülme riski taşıyan bir budala. Efendi budaladır çünkü yaşamını kin, nefret ve korkuya dayandırmıştır. İşte Hegel’in efendi-köle ilişkisi.

Ölümü kabullenmede her zaman gülünç ve aşırı bir taraf var. Yaşadığımız neydi de bu sona eriyordu? Bence yanıtlamamız gereken en önemli soru budur.”

[Bu yazı M. Mukadder Yakupoğlu'nun akademik makalesinden alıntılanmıştır.]

Nefret...

Yazdığım her şeye nefret duygusunun karıştığı açık. Bu nefret duygusunun nereden geldiğini bilmiyorum; aslında taş olmak isterdim; eğer Tanrı olsaydım, sanırım insanlığın hesabını çoktan görmüş olurdum.... eğer elimde dünyayı yok etmek imkanı olsaydı, yapardım bunu...

Emil Cioran

Kişisel gelişim konusu

“Keşişler” diyor Kierkegaard, “dünyanın tarihini anlatmayı hiçbir zaman bitiremediler, çünkü hep dünyanın yaratılmasıyla işe başladılar”…



Kişi kendi doğası ile sahici bir ilişkiye girdiği andan itibaren, yakından tanımaya çalıştığı varlığının, esasen tahmin edilenden daha uzakta ve derinlerde, tıpkı dünyanın başlangıcında olduğu gibi sabit bir nokta üzerine kurulu, hiç kımıldamayan ve sonu gelmeyecek meseleler üzerinde adeta bir savaşın ortasında yer aldığını görecektir. Böyle gerilimli bir ‘savaş’ın öznesi olmak, daha en baştan varoluşun binbir türlü zahmetine işaret eder.


Keşişler, aşağı yukarı kendilerine özgü akıl yürütme içinde hep şöyle bir şeyden söz etmişlerdir: Uçuruma sürüklenmek diye bir şey yoktur. Zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşar. Yalnızca küçük bir azınlık, nasıl bir uçurumda olduğunun ayırdındadır. Ama çoğu kişi bu kaygan zemini görmez bile… onlar bu uçurumu dünya olarak adlandırırlar.


Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, yaşamın en temel meselelerini tekrar ve tekrar açığa sermek gerekir. Bundan kaçınabilmek imkânsızdır. Her şeyin aşılmış göründüğü yerlerde bile bazen bir adım ilerlenmediği sık sık fark edilir. İnsan, özgür olduğunu iddia etse bile, ruhun küçük despotlarına, şüphe ve kaygı uyandıran ruhun karamazoflarına karşı bütünüyle bir zafer kazandığını kim iddia edebilir? Biteviye mutluluğun peşinde koşma, kendinden memnuniyetsizlik, nefret, (boş) gurur, hiç olmayacak hayallere kapılma ve melankoli… insan yapısına dair birkaç ölümcül betimlemedir. Bu durumda, ayakta kalma adına telkin edilen her umut, gizli bir umutsuzluktan doğmuştur. Benlikte yuvalanan yıkıcı eğilimler, geleceğin vaat ettiği tüm barışçıl sahneleri ve ‘huzur dolu’ saatleri gölgelemiştir. Sıkıntı, bir zaman artığıdır, asla zamanın dolu dolu yaşanmışlığı yerine geçmez. Her safhada, iyilik ve kötülük rekabeti başlar ki, bu karşıtlık yaşamın her basit ânını altüst etmeye yetecek güce veya güçsüzlüğe sahiptir. Bu ezeli ve ebedi gerilim, biz farkında olmasak da yaşamın en küçük davranışlarını yöneten bir iradeye sahiptir. Bize ait olan ama pek de farkında olmadığımız bir iyilik ve kötülük aura’sında yaşarız hep. İçimizden geçen herhangi bir iyi şey varsa bu mutlaka genel bir iyinin parçasıdır, eğer acıyı gereğinden fazla duyumsuyorsak işte orada biraz daha durup düşünmek gerekir.


Kişi kendisini aramaya koyulduğundan beri, Tanrı ile arasında sayısız gidiş ve gelişler yaşanmıştır. Gündelik hayatı ziyaret eden Tanrı kesinlikle tek bir Tanrı olmamıştır… Hangi duygular kişiyi pençesi altına almışsa, o ölçüde Tanrı’nın ve hattâ Tanrısızlığın anlamları değişmiştir. Karşılaşılan, sarsıcı, başdöndürücü bir metafizikler çokluğudur… Sanat, yanılsamalar oyunuyla bu gerilimi aşmayı denemiştir. Sanat aracılığıyla bize öğütlenen en basit kural, gerçek olarak adlandırılan şeyi hayalin bir parçası olarak görmek ve gerçekliğin acısını biraz daha unutabilmektir. Böylelikle gözümüzün önünden akıp giden sayısız güzellik, doğanın güçlü ve canlı bir resmi olarak sunmuştur kendisini. Tanımadığımız bir insan yüzü, bir daha geri gelmemek üzere gözümüzün önünden kayıp gitmektedir. Görüntüler hızla yer değiştirmekte, isimler belli bir sonsuzluk türü altında geçici varlıklarını duyurabilmektedirler. Bir daha karşılaşmamak üzere bakışların birbirine değdiği anda, hiçbir “öz” veya “hakikat” ilkesi, biçimlerin bu tutsak edici egemenliğinden kurtulamamaktadır.



Dünya tarihinin düz bir anlatımı, nihayetinde sözü kuru bir gelişmeler yığınına bağlayacaktır. Oysa bu ilerleme, durduk yere olmamış, kişinin kendisini aşma çabasından doğmuştur. Kişi zayıf ve karanlık taraflarını, uygarlığın düzenli ve sert disipliniyle örtmüştür. Uygarlığın, akılcı, berrak ve aydınlık çizgileri yüzeye yansırken, insan, en derin şüpheleri bir helezon şeklinde kendi içine yuvarlamış, bilinçaltına sürüklemiştir.



Kişinin kendisiyle savaşı, elbette kişinin başlı başına kendisini inşa etme projesidir (Ecce homo). Bu proje, modern çağın, pratik yarar güden, kısa vadeli “kendin ol” seslenişine uymamaktadır. “Kişisel gelişim” türünden gündelik, yüzeysel bir mantık ise asla kabul edilemez… Bu mücadele, düşünce tarihlerinde olduğu gibi, sürekli geriye doğru beslenen, karmaşık yollardan geçmektedir. Özgül bir deneyimi, yaratıcı ve benzersiz bir arayışı zorunlu kılar. Dünyaya gelmiş olmanın verebileceği bir hayret ve şaşkınlık içerisinde, insanın kendisini hep aşması gerektiği varoluşun en anlamlı sorusu olarak, kişinin kendisiyle savaşını gündeme getirir.


(alıntı)