"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

yol uzun, güzergâh zorlu; ne demeliyim?

yol uzun, güzergâh zorlu; ne demeliyim?

zarif kardeşim benim,
seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.

sana yıldız sana güneş mi demeliyim,
günümde hayret gecemde hayret istedim
yer yer senin gibiyim ben yer yer kendim.

insan olan yerlerim çok ağrıyor,
olsun, yine de sen kapanma, bu sıra benim,
yerine bırak ben incineyim....

(Birhan Keskin)




Bir masal bir taş ağırlığında olabilir mi?



bir masal bir taş ağırlığında olabilir mi?
olurmuş meğer.

birlikte bir masala inanmak istedim
ben seninle, sadece bu.
sen beni tek
tek
bıraktın.


benim artık taş taşıyacak,
taş kaldıracak, taş atacak
halim mi var!

(Birhan Keskin)


Güzel kardeşim ben çok yorgunum...

Güzel kardeşim ben çok yorgunum. Muhtemelen sen de yorgunsun. Şaka maka 30 yaşını geçeli oluyor. Bu iş o kadar uzun süredir devam ediyor ki, arkadaşlarımızın babaları var dağda öldürülen. Sen ben diye ayırmaya alıştık, bir yol göster arkadaşımın babası var ölen, senden miydi bizden miydi?


Bak önceki gün 17 yaşındaki bir kız bütün bedeninin yakılmasına dayanamadı, ölüverdi. Bir dava var, ona inanan çocuklar molotofkokteyli atmıştı bir halk otobüsüne. O kız çocuğunu işte çocuklar öldürdü. Biliyor musun ben aylardır taş atan ufacık çocuklar salınsın diye uğraşıyorum. Senin umurunda mı bu merak ediyorum.

Hiçbir halkın hiçbir mücadelesi gencecik bir kızın hayatından daha değerli değildir. Hiçbir devlet, öldürülen bir tek askerinden daha kutsal değildir. Ben bunları söylüyorum diye bana vatan haini diyorlar, sen en son ne dedin ki seninkiler seni dışladılar?

Birbirimizle konuşmayalı çok vakit geçti. Bu yazının yayımlandığı gün belki de sizin partinizi kapatacaklar. Ben şu anda yazarken bilemiyorum. Partiniz kapatılmasın istiyorum. Kapatılırsa da var olmaya devam et diye elimden geleni yapacağım.

Sen peki, parti kapansın kapanmasın ne yapacaksın? Kendi sesin dışında bir ses duyasın var mı? Yoksa kendi haklılığının sarhoşluğunda yürüyüp gidiyor musun?

Tekrar etmekte fayda var, senin tüm davan benim için 17 yaşında yanarak ölen bir kızın, 20 yaşında vurularak öldürülen bir zorunlu askerin yanında havacıva. Tüm bir devlet de bir kişi uğruna hayatını kaybederse benim için varlığını yitirir.

Seninle aynı dili konuşabilecek miyiz yoksa bir uyduruk milli destan mı okuyacaksın? Hepimiz bundan çok sıkılmadık mı?

Herkes kendi gazozdan milli destanından sıkılmadı mı?

İnsanlık tarihi bin bir tane iç savaş gördü. Başka etnik gruptan diye annesinin boğazını kesen çocuklar, çocukları babalarını öldürmesin diye onları boğazlayan anneler gördü. Bu işin kolayı. İnsanı saldın mı en yakınının boğazına basıyor.

Sözün özü daha yazasım yok. İçim çok sıkılıyor. Ben beraber yaşayalım istiyorum ve bunu söylediğim için bana vatan haini diyorlar. Senin ne kadar umurunda, gerçekten merak ediyorum.

Bildiklerini anlatmanın, mücadeleni bir hapishane odasının metrekaresinden öteye taşımanın vakti gelmedi mi?

O üzerinden onlarca kurşun çıkan ilkokul öğrencisiyle, bir otobüste yanarak ölen genç kızın kardeşliğidir, eğer hâlâ varsa birbirimizi bağlayan.

Yoksa hep beraber alçaklığın konforunda buluştuysak ve birbirimize bunun hikâyesini anlatacaksak, Kürtlük de batsın Türklük de. Hakikaten ikisi de, ölen gencecik kızlardan, oğlanlardan ve çocuklardan daha değerli değildir.  (Özgür MUMCU http://www.birgun.net/)



İtirazım Var...

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı

emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü

emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu

ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.

(Attila İlhan)

Sıvasız evlerin ölü çocukları...

"Yoksul edebiyatı yapma, oğluuum!"

 Tabii ya!



***
"Asansörde ter kokuyordu" dediğiniz çocuklardan belki bunlar.

"Göbeğini kaşıyan adam"ın çocukları belki.


"Başörtülü" diye anasını nizamiye, hastane veya okul kapılarında itelediğiniz, ötelediğiniz, belki bacısını üniversite kapılarından sokmadığınız çocuklar.

"Ananı da al" diye azarladıklarınızın çocukları belki.

"Orduda hiyerarşi vardır, herkesin yeri bellidir, girerken bilmiyorlar mıydı" diye, bir orduevi kapısında karısıyla, çocuğuyla, babasıyla, anasıyla rezil edip kovaladığınız çocuklar.

"Bir kilo pirince oy veriyorlar" dediklerinizden belki de.

"Bunlarınki de bir oy benimki de" diye ayağınızla basıp işaret ettiğiniz çocuklar.


"Sayıyla mı verdiler" demiştiniz ya, işte o çocuklar.
" Şehrin içine ettiler" ya, onlar da olabilir bu çocuklar.

"Ağzı çorba kokanlar"ın, çayırda piknik yapanların, belki atletiyle oturanların, denize entariyle ürkek adım atanların çocukları.

"Bunlar köylü olduğu için yüksekte yürüyemiyor, tersanelerde düşüp ölüyorlar" dediğiniz çocuklardan işte.

Bir atölyede, bir izbede üç paraya kot taşlattığınız, tinere, dumana, zehre, kansere boğduğunuz, toplu halde yakınca azıcık vahvahladığınız çocuklar.

Kamyon kasalarında derelere döktüğünüz minik tarım işçisi kızlar var ya, işte onların kokusundan çocuklar.

Müzik zevklerini, giyim tarzlarını, ağız tatlarını, konuşma üsluplarını, dil falsolarını, küfür kıyametlerini, hoyrat hayata hoyratça atılışlarını, yan bakışlarını, itiş kakışlarını, statlara yığılışlarını "estetikten, medeniyetten, terbiyeden, seviyeden" uzak bulduğunuz çocuklar belki de.

Belki hepsi hem ondan, hem bundan, hem şundan değil.

Ama biraz ondan, biraz bundan, biraz şundan.

Aslında sevmediniz

Siz bu çocukları aslında hiç sevemediniz.

Sevmediğiniz için sevilemeyecek, sevinilemeyecek hallere de getirdiniz.

Bu çocuklar bazen varoşların solcu çocukları oldu, bazen başbuğların kurtları, bazen linçe uğradılar, bazen linçlerin kalabalıkları oldular, bazen bir isyanla jilet atıverdiler, bazen bir hoca peşine düşüverdiler, yerüstünde umut kovalarken yırtanı da oldu, namusuyla kan ter içinde kalanı da, yer üstüne düşeni de yeraltına sıvışanı da, araziye uyanı da yoldan çıkanı da; taş attıkları da oldu mermi sıktıkları da...

Sünni idiler, Alevi idiler, Türk idiler, Türkmen idiler, göçmen idiler, Kürt idiler.

Siz, yani belki siz değil de, işte o "Sizler", bu çocukları aslında hiç sevemediniz.

Öyle tepeden, yükseklerden, makamlardan, rütbelerden kibirle bakıp da, aslında çoğu zaman aşağılayarak, onları "adam etmek" ile bir türlü edememek arasında kaldınız.

Onlara dair hakiki her şeyi, bazen inançlarını, bazen hayallerini, oylarını, soylarını, yoksunluklarını, yoksulluklarını; ellerindeki tek hazine haysiyeti de yamultarak, aşağıladınız.

***

Ama ölülerini çok seviyorsunuz.

Tabutları arkasında, sivil ve askeri erkân, diziliyorsunuz.

Köşeler döşeniyor, manşetler düzüyorsunuz.

İktidar oluyor, sevk ve komuta ediyor, muhalefet de yapıyorsunuz.

Yüzüne bakmadığınız başörtülü analarına sarılıyor, hakiki insan haklarına mıçıp sıvadığınız sıvasız haneleri ziyaret ediyorsunuz.

Dayakla, azarla, aşağılamayla, insan yerine komayışla inlettiğiniz bedenlerini ceset ceset kutsuyor; kırıp paramparça ettiğiniz, gencecik çürüttüğünüz ruhlarını sanki onları hep sevmiş gibi yolcu ediyorsunuz.

Bir bakın, bir yüzleşin, bir sadede gelin:

Hayatta kalan hiçbirini, neredeyse bir gün bile, "şehit" adıyla uçanlara bir süre bahşettiğiniz şefkatle sevmeyeceksiniz kolay kolay.

Hayat maalesef kimi için, hakiki sevenleri dışında, ancak ölümle insani mana ve toplumsal saygı bulabiliyor:

Yaşarken zerre kıymetin olmadığı için...

Bir ihtimal, denk gelirse, ancak ölün sevilebiliyor!

Hayat değersiz, hayatın önemsiz...

O yüzden ölüm kutsanıp duruyor!

Çünkü, ölmeyen milyonlarca insan da öyle biliyor, yani öyle sanıyor ki, yaşarken değersiz kılınmış hayatının tesellisi, ölürken bir kıymet kazanabilme, ölürken sevilebilme, hakikaten bir cennete gidebilme, belki hatırlanabilme ihtimalidir.

Bir ihtimaldir!

(Umur Talu)


Bazı Hikayelerin Sonu Mutsuz Bitermiş....



Sokulur alev alev gecenin arasına
neon ışıklarının sıvazladığı saçların
sonbahara eşlik eden istanbul tapınağında
öper ansızın sarı buğdaylar şafağın yüzünü
mendilimde kanyaşları var
ecel misafir geldi adamakıllı kalpsizce
şerefine kazanacağım sevda bu ölüm korkusu
kabristan durağında inecek yok


bitkinim günler boyu
sımsıkı doldurduk sevinci içimize
kum saati çiçek açtı
sarayların başörtüsüne sıralandı sırmalar
gözlerimde tuğla tozu
çekiç yarası ellerimde
usulca giderim güneş gibi
batı kapısından bu kentin
zaman kıskacına altı köşeli...
(Kaan İnce)






AŞK DEDİĞİN SIRAT KÖPRÜSÜ, İKİ BİLET BİR KİŞİDE…


Korkmadık yürüdük, alevlerin üzerinden geçtik. Her renge bulandık ve her rengi yarattık. İçimizde binbir dünyalar keşfettik biz aşktan korkmayanlar… Sonunda duvara çarptık çünkü korkakların duvarları kalındı. Önemli olan sonu değildi, yolculuğun kendisiydi. Neler öğrendik kendimiz hakkında neler, ne kadar büyüdük hem de ne kadar…Ne dünyaların kapılarını araladık kendi ruhumuzda ve korkak ruhlarda… Varış çizgisi önemli değildi çünkü yolculuğun kendisi güzeldi ve dışarıdan görünen değildi gerçekler yalnızca, tüm renk cümbüşü aslında içerdeydi. Yaratan kalbin içindeydi.




 Yürüyen ölüler şehrinde canımızı yakmaya çalıştılar anlam veremeyenler. Gerçekleri göstermek adına aslında kendi kuru çöllerindeki boğulmalarını anlattılar. İçimizdeki diyarlar ve açmak istediğimiz kapıları sevilen bile göremedi. Hayran kaldı ama ürktü bu ihtişamlı iç dünyadan. Koşulsuzca seven birini ilk defa görmüştü çünkü. Yüreği ezilse de teslim oldu sistemin kurallarına ve asla kendini aramak için yolculuğa çıkma ve bavulunu toplama cesaretini gösteremedi. Burada kaybeden aslında bileti veren yani seven kalp değildi. Acı da çekse, seven kalp iki bilete sahipti. Biletlerden birini, tüm tutkusu, dürüstlüğü ve naif içtenliği ile özel sandığı kişiye uzattı ama bu kişi kendi içindeki çöl fırtınasından önünü göremeyecek haldeydi. Nerede kalmış seven kalbi görsün. Ezip geçmek, hor görmek, verilen sevgiyi kaale almamak hatta saymamak sadistçe bir erdemdi onun için.


Emek göstermek ve üçüncü gözü açmak çok az insana nasip olacak erdemlerdir. O yüzden sevilen kişi, basit ve küçük erdemlere sığındı. Erdem sandığı ucuz maskelerini taktı ve plastik silahlarını kuşandı. Sevendeki derinliği naiflikle karıştırdı. Algısı ancak buna yetiyordu çünkü… Seven kalp affetmeye devam etti inadına. Aptal durumuna da düşse, hor da görülse, gururu yerlerde de gezse onurlu bir aşıktı. Sevdiğine değil, kendi sevgisinin gücüne inanıyordu. Tam da bu yüzden onurlu bir aşıktı. Kendine ve aşka inanıyordu çünkü.


Değer yargıları egosuna bulanmış, kirli camından dünyaya bakan çıkarcı sevgi asalakları zaten onu anlayamazlardı. Varsın anlamasınlardı. O seviyordu dibine kadar. Hiç olmazsa kalbi atarak yaşıyordu hayatı. Kimin ne düşündüğü onu ırgalamazdı. Kadın, ona elini uzatıp sımsıkı tuttuğunda sevginin dilini konuşmayı bir kez olsun denemişti ama ucuz gururuna yenik düşüp hiçe saymıştı sonradan, o değerli an’ları. Seven kalp, gecenin sabaha vuran ilk ışıklarında uykusuz bir halde turuncu renk parlayan dolunaya bakıp Tanrı’ya dua etti. İnsanların gönlüne biraz şefkat koysun diye. Yeni yollar açma cesaretini kendinde bulsun ve bu fırsat ona verilsin diye… Paylaşmaktan ölesiye korkan zavallılar şehrinde, kendi gibi yürekli ve soylu insanları bulabilsin diye.


Milyon insanın milyon mikrobunu almaktansa, bir tanecik yürekli insanın bin rengini almak yeğdir her zaman. Aynı yolun erinin birbirini çekemediği çamurlu yollarda, aşkla müzik yapmak ve aşkla sevmek ne kadar az insana nasipmiş meğer diye düşündü. Eli telefona gidiyor ama cesaretinin cehaletle savruşturulacağını biliyor o yüzden susuyordu. Aktif bir sevgi bu dünyaya fazlaydı. Pasifçe sevmek ama aktif direnişini sanatla yapmak istiyordu artık.


Kor olmuş kalbi vardı. Yara izlerini göstermekten korkmayan deli çocuk olarak kalacaktı sonsuza dek. Yepyeni hislerin fay hattından geçmeye cesaret edemeyen delik deşik yürekler çoktan gömmüşlerdi kendi kalplerini. Oysa onun kalbi yara bere içinde de olsa, aşk için atıyordu. İnancını yitirmemenin tek yolu, kendi içindeki meleğin kanatlarına tutunmaktı. Dışarıda şeytanlarını kovalayanların tükürüklerine maruz kalmaya karnı toktu artık. Yaralı kanatlarının tozunu aldı. Sımsıkı tutundu onlara ve uçmaya devam etti, yürümeyi bile bilmeyenlerin arasında süzüldü tüm zerafetiyle…. (Ece Dorsay)

Ne duruyorsun, at kendini denize...



Sevmek Zamanı...



kırık oyuncaklarıyla uyuyan çocuk
dayar kulağına sessizliğini
elişi sözcüklerden uçurtmalı yalnızlık
kendi ninnisini unutmak için
yok pahasına kaybeder belleğini

çık elma dediğin yerden
kendine yeni giysiler al
anahtarı kimde kaldıysa unut
kimsenin olmasın diye
kendi ellerinle kırdığın yüreğini

çık elma dediğin yerden
bakma toplu çekilmiş hatıra fotoğraflarına
her oyunda ebe olan bir sen değilsin
kimsenin kimsesi yok ki
herkesin elmasında kendi diş izleri.

(M.Mungan)


I'm a fool to want you...

i'm a fool to want you
i'm a fool to want you
to want a love that can't be true
a love that's there for others too


i'm a fool to hold you
such a fool to hold you
to seek a kiss not mine alone
to share a kiss that devil has known

time and time again i said i'd leave you
time and time again i went away
but then would come the time when i would need you
and once again these words i had to say


take me back, i love you
...i need you
i know it's wrong, it must be wrong
but right or wrong i can't get along
without you.........



salağın tekiyim, seni istediğim için
salağın tekiyim, seni istediğim için
gerçek olamayacak bir aşkı
başkalarına da sunulan bir aşkı
istediğim için


salağın tekiyim, sana sarıldığım için
salağın önde gideniyim, sana sarıldığım için
sadece bana ait olmayan bir öpüşü aradığım
şeytanın bile bildiği bir öpüşü paylaştığım için

her seferinde seni terk edeceğimi söylüyorum
her seferinde kaçıp gidiyorum
ama yine her seferinde sana ihtiyacım oluyor
ve bir kez daha aynı sözcükleri söylemek zorunda kalıyorum

sana dönmeme izin ver, seni seviyorum
sana dönmeme izin ver, sana ihtiyacım var
biliyorum yanlış bu, yanlış olmalı
doğru ya da yanlış, bilmiyorum
ben sensiz yapamıyorum.

(tercümesi ekşicilerden alıntıdır)

Döndü ve gitti....


Ne kadar garip bir an....
Ona yakınlaşmak, bir şans daha vermek için kafasını aşağıda tuttu.
Ama o yapamadı.
Cesareti yoktu.
Döndü ve gitti.
(In the mood for love)


Take Care...



"Listen.
there are times when life calls out for a change.
a transition.
like the seasons.
our spring was wonderful, but summer is over now and we missed out on autumn.
and now all of a sudden, it's cold, so cold that everything is freezing over.
our love fell asleep, and the snow took it by surprise.
but if you fall asleep in the snow, you don't feel death coming.
take care "




Türkçesini de yazalım, tam olsun :

Dinle!
hayatın değişim için seslendiği zamanlar vardır.
Tıpkı mevsimler gibi

İlkbaharımız harikaydı,
ama yaz bitti.
Sonbaharı da kaçırdık.


Ve şimdi her şey soğuk,
Her şey çok soğuk,
her şey donmaya başladı.
Aşkımız uykuya daldı
ve kar,
bize sürpriz yaptı.
Karların içinde uyuya kaldı,
ve ölüm yaklaşıyor.

Kendine iyi bak.


".................
bak diyorum
sana rastlamak; çocukluğuma rastlamak
gibi bir şey
oysa korkuyu
deneysel bir oyun sanan çocukluğum
uzak bir geçmiş değil
sinik
silik bir hatıra da sayılmaz henüz
................."
(E.Topaloğlu)