"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

MİDE AĞRISINA ‘GİDİCİ’ ÇÖZÜMLER





Bizi, hayatımızdakileri mahveden bir ‘suçlu’, bir ‘katil’ ille de var. Onu bulmak hiç zor olmuyor. Bu bazen bir kişi olabiliyor bazense bir şehir. "Bu kadın hayatımı mahvetti", "O şehir herşeyimi altüst etti"... Bu cümleler uzayıp gidiyor. Tam bu kelimelere noktayı koyduktan sonra ve onları aydınlatacak diğer cümlelere geçmeden önce duraklıyoruz. Gözlerimiz uzak anılara kitleniyor. Yutkunuyoruz. Boğazımızdan zor geçiyor anılar. Mideye inince asite dönüşüyor. Mide ağrısını yaşayanlar bilir; sizi esir alır tamamen. Yokmuş gibi davranmanıza izin vermez. Konuşturmaz, uyutmaz. Kıvrandırır. Suçluya karşı olan hıncımızı bile unutturur. Siz onu sakinleştiremezseniz, o sizi delirtir.



Ceren bu şehirden gitmeden önce kafasını toparlamaya çalıştı valizinden önce. Kaçmalıydı. Kurtulmalıydı. Özellikle kendinden. Kendisinden daha tehlikeli gördüğü bir kimse yoktu çünkü. Uzağa, kimsenin onu tanımadığı, onun kimseyi bilmediği, dilini , dinini anlamadığı, geçmişinin olmadığı bir yerde bir gelecek kurmalıydı. Canını acıtanlarla arasına o kadar fazla kilometre, saat farkı ve insan girmeliydi ki unutmalıydı. Unutmak zor olmasın ki yaşamak kolay olsun. "Bana acı verenler yüzünden geldim buralara" diyecekti belki. Suçlayacak birileri olacaktı elbet. Ama şimdi karar verme zamanıydı. Yeni bir sayfa açmalıydı. Sokaklarda tanıdık bir yüz, bir kokuyla yüzleşme ihtimalinin olmadığı, hiç ayak basmadığı kaldırımların hayalini kurdu. Bazen kalbimiz o kadar kırılır ki paramparça olup dağılmak yerine deli gücüyle toparlanırız. Gözümüzü hiçbir şey görmez olur. Sıradan bir günün olağan bir sabahında kalkıp hiç akılda yokken vurup kapıyı gidebiliriz birinin hayatından. Sessiz ve vedasız... Çünkü deli gücü geldiği andan itibaren hiçbir gün sıradan olmayacaktır. Bazen bir vedayı bile haketmez yaşanılanlar. Ya da hiç bitmemiş gibi askıda bırakmak için hayalimizde, vedasız vedalaşırız içimizdekilerle.


İşte böyle gider bir kadın bir adamın hayatından. Deli gibi sevip deliler gibi acı çekmişse özellikle. Çoğu zaman adama göre hiçbir neden yokken ve kadına göre zamanı geçiyorken... Bir deli cesareti ve deli gücüyle... Ortada bir katil bırakmadan. Suçlayacak kimsesi olmasın, yepyeni bir güne mide ağrısı çekmeden gidilebilecek kadar uzaklara gitmek için. Arkasında bıraktıklarına ağlamadan, geride kalanları ağlatmadan. Ceren sessiz ve vedasız gitmeyi tercih etti. Ümitlerinin, hayallerinin katilllerini hapsetti geçmişinin karanlık kutusunda. Suç cezasını böylece buldu. Anılarının karnında şişkinlik yapmasının, midesinde asite dönüşmesinin son bulduğu zamanlar o günlere denk geldi. Boğazına çöken ağırlık içinse boğazından bolca su geçmesi gerektiğini söyledi doktorlar. Ceren bir daha asla geri dönmeyeceğini bilerek çıkıp gitti adamın hayatından. Kapıyı usulca kapattı. Cereyanda kalmasın diye hiçbir şey... (Özge Başak Taneli. www.birgun.net)




Ben Bir Eylül Sen Haziran...


 Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
Katar katar gidiyordu kuşlar uzaklara
Deli deli esiyordu rüzgar
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar
Neydi o bir zamanlar
Sevmişliğim, sevilmişliğim
O heyheyler, o delişmenlikler neydi
Ne bu kadere boyun eğmişliğim
Ne bu acıdan korlaşan yürek
Ne bu kurumuş nehir; gözyaşım
Önümdeki dizboyu karanlıklar da ne
Ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım
Beni kötü yakaladın haziran
Gamlı, yıkık eylül sonuma
Bir ilkyaz tazeliği getirdin
Masmavi göğünle
Cana can katan güneşinle
Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
Çiçekler açtı dokunduğun
Çimler büyüdü yürüdüğün
Ve güller katmer katmer oldu güldüğün yerde
Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi
Oldurduğun yemişlerin ağırlığından
Dallarım yere değiyor
Güneşi batmadan saçlarının
Bir dolunay doğuyor bakışlarından
Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma
Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık
Başım dönüyor, off başım dönüyor yaşamaktan
Ölebilirim artık
Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
Baksana; parmak uçlarım ateş
Lavlar fışkırıyor gözbebeklerimden
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu, benimle uyan
Birlikte varalım onüçüncü aylara
Ben bir eylül, sen haziran.
(Ümit Yaşar Oğuzcan)


Çisil çisil yağmur yağıyor...

....
Gene yağmur yağıyor işte, bu sefer mevsim ilkbahar, iyi ki de yağıyor. Daha önceleri yanmış bişiylerin "küllerini" ıslatıyor. İyiki de ıslanıyor, bilmem kaçıncı kez tekrardan yanmaması için... O çok bilinen şiirdeki gibi; “artık bir mevsim değil, bir ömür girmiştir” aranıza... Ama yinede her “isimsiz” çalan telefonda, her gelen mesajda akla ilk gelendir....






Ben Ruhi Bey, Nasılım?



I

Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
Büyük bahçelerin küçük içinde
Saksılardan birinde
Gördüm de
Uyurken uyandırılmış gibi
Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
Yanmış bir limonluktaki
- Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
Sesini hiç eksiltmeyen -
Ama bilmez miyim ben
Bilmez miyim hiç
Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
Turfanda meyva gibi bir zaman
Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
Geçerek erguvanların dönemecinden
Leylakların dörtyol ağzından
Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
Acının dudaklarına ve geçmişin
Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
Ama ne gezer.

Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

Koylardan
Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.

II

Ve her şey hızla yetişti sonra
Sarı bir günün kahverengi yarınına.
Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
Yoklamışlar orasından burasından
Kim bilir.

Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
Önemsiz bir iki anıdan başka
Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
Sorarım ne bulmuşlar
Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
Anılar.

Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki
Yıllar var ki saklamışım orda ben

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi.

III

Ve her şey dönüştü işte
Kahverengi bir çarşambadan
Sapsarı bir cumartesiye.

Ansızın bir rüzgar çıktı demin
Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
Yakıyor gözkapaklarımı da
Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

(Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - Süt emer gibi bir memeden
Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(Ansak mı anmasak mı
Yeri mi şimdi değil mi
Bir tren yolculuğunda ve her yerde
Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
Saatler iyi
Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
Ve bütün yolcuların dalgın
Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
Görünüşte kararsız
Görünüşte üzgün, endişeli
Görsek mi acaba, görmesek mi
Açıp da kapalı gözlerini arada
Şöyle bir görünümü tek bir solukta
Yalandan, inatla içine çekenleri
Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
Bir tilki çevikliğiyle, acele
Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
Bilmem ki, görmesek mi
Durunca tren bir istasyonda
Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
Tutarak parmaklarıyla yalancı
Ve ucuzundan bir kolyeyi
Acaba görmesek mi
Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.

Ansak mı anmasak mı acaba
Yeri mi şimdi, değil mi
Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
Besbelli iğrenirdiniz
Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
Bir duvar saatine ya da kapıya
Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
Kısaca
Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
Gördünüz, görüverdiniz bir daha
Sıyrılmış acılardan ansızın
Sevecen, durgun, sade
O yüzü
Belki de, orda, acele
Karar verdiniz
Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
Her neyse...

Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
Ben uzun yolları hiç sevmem
Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)

IV

Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
Denize bırakılmış çöpler gibi
Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
Yağmurlu bir sundurmaya
Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda.

Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

(Nerdeyim
Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
Para bozduranların az çok bildiği
Adres soranların gene bildiği
Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
Amansız bir güceniğim.)

Geri getiriyor bunları rüzgar
Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
İniltili, hasta bir konağı da
Çatısında baykuşların tünediği
Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
Bir konağı ve konağın olanca görkemini
Geri getiriyor rüzgar.

(Konaksa yandı çoktan
Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
İyi biliyorum tertemiz bir asfalt
Ezip geçti onu
Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
Meyhaneler, genelevler
Pasajlar, dar sokaklar, geçitler
Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
Ve bütün ilişkiler
Birden yerini aldı.

Ve her şey yetişti gene
Sarı bir çarşambadan
Kahverengi bir cumartesiye.

V

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
Nasılım
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
Kapıyı iyice kapadım
- Kapadım mı, evet, kapadım -
Çitlenbik ağacının altından geçtim
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
Dişlerimle sıyırdım
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
İyice duydum
Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
- Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı
kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
Dışardan çam ağaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve
ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -

On sekiz on beş trenine yetiştim
Geniş kadife koltuğa oturdum
Puromu yaktım - iki kibrit harcadım -
Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm
İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
Bakışından tedirgin oldum
Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
Vapurla Karaköy'e geçtim
Tokatlı'ya uğradım
Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım
Kirazla bir kadeh rakı içtim
Çıkarken boy aynasında kendime baktım
Oldukça yakışıklıydım
Gömleğim temizdi, beyaz ceketim
Tertemizdi ve ayakkabılarım
Pantolonum ütülü
Yelek cebimde ince altın bir zincir
Sarı ve ince bıyıklarım
Tam Ruhi Bey bıyığıydı
Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
- Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
Boynumda menekşe rengi bir papyon
Hafifçe sarkık
Dudağımda bitti bitecek bir sigara
Kenarında dudağımın
Dışarı çıktım.

Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim.
Avusturyalı karı koca beni karşıladılar
İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
karşıladılar
Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. Beyaz Ruslardandılar, gözleri necef taşı gibi sert ve parlaktı
Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
Çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
Düzeltip arada bir bıyıklarımı
Uçları hafifçe ıslak
Bir ara pencere camında kendime baktım
Baktım ki, ben Ruhi Bey
Nasıl olan Ruhi Bey
Daha nasılım.

Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm
Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
Gezindi ortalıkta bir süre
Ve durdum
Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar Nasılım.

VI

Nasıl olacaksınız Ruhi Bey
Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey
Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey
Böyle sabah sabah Ruhi Bey
Akşam akşam Ruhi Bey
Akşam sabah Ruhi Bey
Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey
Yakalım Ruhi Bey, yakalım
Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey
Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey
Ne olur ne olmaz
Önümüz kış Ruhi Bey
Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey
- İyiyim, iyiyim.



(Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
Pembe pembe azarlanırım
O ölür ben azarlanırım
Kocaman bir konakta uzarım kısalırım
Ellerim tırnaklarım
Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
Ve sıcak
Gözlerim, gözlerim benim
Denizi ilk defa gören bir çocuğun
Birdenbire yaşlanması neyse.)

Sizinle görüşelim Ruhi Bey
Vaktim yok, vaktim yok
Ruhi Bey, görüşelim
Vaktim yok görüşmeye kimseyle
Ruhi Bey
Kendimle bile, kendimle bile.
(Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse)

EDİP CANSEVER

Anma arkadaş...


Bir sevgili uğruna sen de benim gibi yanma arkadaş
O yaşlı gözlerine o yalan sözlerine kanma arkadaş

Giden gelir mi sandın?
Aldandın boşa yandın
Bırakıp gitti seni
Niçin üstüne aldın?
Anma arkadaş anma arkadaş

Bir gün geri gelecek senden af dileyecek sanma arkadaş
Yırt at gitsin resmini unut artık ismini anma arkadaş
(Erkin Koray)


2046 ... All memories are traces of tears...


In the mood for Love filminin devamı niteliğinde olan bir film. Kar Wai, sen nelere Kardirsin böyle...Filmin kendisi kadar, müzikleri de çarpıcı... Hele dialoglar, insanı olduğu yere çivileyen türden... İzlerken aklından insanın kaç tane suret gelip, geçiyor... Gidenler, unutulanlar ve birde kendisiyle birlikte adresi de değişenler... Film aslında çok dar bir alanda, karanlık ortamda ve elbetteki KIRMIZI ağırlıkı tonlarla çekilmiş. Karakterler öyle güçlü ve öyle güzel canlandırılmış ki, o dialogları dinlerken zaten insanın gözü başka bir şey göremiyor. Bir kez daha izlemem gerekecek...

Akılda kalan bazı dialoglar :

-Geçmişim hakkında
hiçbir şey bilmiyorsun, değil mi?
-Bana anlatmamayı
tercih ediyorsan farketmez...

****

Ne zaman birisi 2046'dan
neden ayrıldığımı sorsa...
...onlara anlaşılmaz cevaplar verirdim.

Önceleri...
...insanların paylaşmak
istemedikleri sırları olduğunda
...bir dağa tırmanırlardı
Bir ağaç bulup,
onda bir delik açarlardı.
Ve sırrı bu deliğe fısıldarlardı.
Sonra bu deliği çamurla kapatırlardı.
Böylece hiçkimse onu bulamazdı.

Bir defasında birine aşık olmuştum.
O, bir süre sonra kayboldu.
2046'ya gittim.
Beni orada
bekliyor olabileceğini düşünmüştüm.
Ama onu bulamadım.

Beni sevip sevmediğini
düşünmeden duramıyorum.
Ama onu asla bulamadım.
Belki de onun cevabı bir sır gibiydi...

hiç kimse bilemezdi.

Bütün hatıralar gözyaşlarının izleridir.


  
****

Aşk, bir zamanlamanın tamamıdır.
Er veya geç doğru insanla karşılaşmak değildir.





Requiem for a dream...


İzleyeni darmadağın eden bir film.... Uzak durmak lazım belkide... Fimin müzikleri olağan üstü güzel...


Buradan Uzaklara...

iki bilet istemiştin ortalardan
sen almışsın uçurumun kenarından
ücretsiz izinlerdeyim taa başından
bir kere sevmek zor değil
can tenden geçmeden

söyleş bakalım
3 günlük ömrünle,
herkes memnun kendinden öyle ya da böyle
ne testler çözdük biz
ne yanlışlar bulduk
ne özetler okuduk da
ne çokdan seçildik

bu yalnızlar liginde hersene üstüste
şampiyon olmuşuz da
kupalara doymuşuz da
üstelik tanışmışız da
bir kadıköy akşamında
gidebilirmiyiz dersin
buradan uzaklara
buradan uzaklara

iş sahibi olursun,
bir sevgili bulursun
ana haber
sana yeter
günün birinde
bir mucize beklersin sessiz evlerde
törpülenir cesaretler zamanın içinde

evini kolay buldum
yolda sordum
vezirleri harcamışlar
şahlarla mat oldum
ne testler çözdük biz
ne yanlışlar bulduk
ne özetler okuduk da
ne çokdan seçildik
(Cenk Taner)

Yaşamak değil beni bu te­laş öldürecek

"Yaşamak değil beni bu te­laş öldürecek" dediği gibi şairin...
O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgarlara taratmayı saçlarımızı sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bi­le edemedik biz...
Gözümüz saatte söyleştik hep koşuşur gibi seviştik yarışır gibi çalıştık.

Hep yetişilecek bir yerler vardı aranacak adamlar, yapılacak işler...
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı başkalarının hayatı, bi­zimkini aştı. Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik.

20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alar­mını 30'larımızda 40'lara belki sonra 50'lere...

"Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat kuşlukta uyanma fırsatını sundu­ğunda size artık uyku girmez oluyor gözleri­nize...

Doyasıya söyleşmek telaşsız sevişmek için bol zama­na kavuştuğunuzda söyleşecek, sevişecek kimsecik­ler kalmıyor yanınızda...özenle yarına sakladığınız bir sa­rı lira gibi ömrünüz vakti gelip sandıktan çıkardığı­nızda bir de bakıyorsunuz ki tedavülden kalkmış..."
(FW:Can Dündar) :))




Born to touch your feelings...



i was born from the sound of the strings
for someone to give everything
to be a song just for your feeling

close your eyes and i'll try to get in
to waken your heart like the sping
'cause i was born to touch your feelings

steal the time, take a song and be glad
be free as the birds, don't be sad
your time will come, i'll make you feel it
you're still young like the sun after rain
follow the light it's not in vain
and you will see i'll touch your feelings

you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right
you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right
you were born just to lose or to win
to be someone's chime in the wind
to live between your mind and feelings
find your way, check it out
learn each day
follow the light, it's not in vain
and you will see i'll touch your feelings

you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right
you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right

i was born from the sound of the strings
for someone to give everything
to be a song just for your feeling
i was born from the sound of the strings
for someone to give everything
to be a song just for your feeling


Hicran......