"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

Chi Mai from Ennio Morricone

Off ki offf... Nasıl güzel çalıyor... Su gibi akıyor....



Katica Illenyi - Chi Mai from Ennio Morricone from tomrukcan on Vimeo.

Zagor'un evli hali

Sevgili HK bir önceki yazıya eklediği yorumlarda Zagor'un birbirinden farklı çizimlerinden bahsetmişti. Benim de aklıma geçenlerde okuduğum bir macerasında  Zagor'un Evli Hali geldi. Zagor'un Kadınları'nı biliyorduk ama gelin olduğu halini hiç bilmiyorduk. Evet, ben de şaşırdım bu duruma. Ama görüleceği üzere, Zagor öyle vur eline al ekmeğini bir gelin değil. Adamı iki dakkada paketliyor :)



i'm a fool to want you....

i'm a fool to want you
i'm a fool to want you
to want a love that can't be true
a love that's there for others too


i'm a fool to hold you
such a fool to hold you
to seek a kiss not mine alone
to share a kiss that devil has known

time and time again i said i'd leave you
time and time again i went away
but then would come the time when i would need you
and once again these words i had to say


take me back, i love you
...i need you
i know it's wrong, it must be wrong
but right or wrong i can't get along
without you.........



salağın tekiyim, seni istediğim için
salağın tekiyim, seni istediğim için
gerçek olamayacak bir aşkı
başkalarına da sunulan bir aşkı
istediğim için


salağın tekiyim, sana sarıldığım için
salağın önde gideniyim, sana sarıldığım için
sadece bana ait olmayan bir öpüşü aradığım
şeytanın bile bildiği bir öpüşü paylaştığım için

her seferinde seni terk edeceğimi söylüyorum
her seferinde kaçıp gidiyorum
ama yine her seferinde sana ihtiyacım oluyor
ve bir kez daha aynı sözcükleri söylemek zorunda kalıyorum

sana dönmeme izin ver, seni seviyorum
sana dönmeme izin ver, sana ihtiyacım var
biliyorum yanlış bu, yanlış olmalı
doğru ya da yanlış, bilmiyorum
ben sensiz yapamıyorum.

(tercümesi ekşicilerden alıntıdır)

Aşkın Kederi

Isil German - Askin Kederi from tomrukcan on Vimeo.

Stalker




Yönetmen : Andrei Tarkovsky
Senarist    : Arkadi Strugatsky / Boris Strugatsky
Oyuncular :
Alexander Kaidanovsky
Anatoli Solonitsyn
Nikolai Grinko

Yapım yılı :  Ağustos 1979, Rusya
Süre  : 163 dk.

Yakın zamanda seyrettiğim filmlerden biri Stalker. Hakkında hiç bir ön okuma yapmadan, sadece bir makalede adı geçtiği için merak etmiştim. Ve fakat gördüm ki, hiç te öyle kuruyemiş, patlangaçlı mısır yiyerek izlenecek bir film değil. 2.5 saat süren filmde, gözünüzü ayırsanız detay kaçacak bir film. Diğer yandan, planlar öyle uzun ki. Uzun ama, öyle dakikalarca değişmeyen soap opera planlarından değil elbette. Oyuncuların sanırım ustalığı da burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. O kadar uzun planı, seyirciyi sıkmadan, dikkati kaybettirmeden, (eğer bu ezberse, nasıl bir ezberdir?) ve de sağlam repliklerle oynamak, herhalde her babayiğidin harcı değildir.  Her 60 saniyede bir plan değişen "hareketli", "action" filmlere meraklı kimi izleyiciye sıkıcı gelebilir ... 


Konusu kısaca şöyle : (vikipedia'dan)

"Film üç adamın (yazar, bilim adamı ve iz sürücü) Bölge`ye (Zone) yolculuğunu ve Bölge`de yaşadıklarını anlatır. Bölge`ye girmek yasaktır, çünkü Bölge insanın girdiği zaman en içteki dileğini gerçekleştirdiğine inanılan bir odaya sahiptir. Filmin başrol oyuncuları; iz sürücü rolünde Alexander Kaidonovsky, yazar rolünde Anatoly Solonitsyn ve profesör rolünde Nikolai Grinko`dur. Alice Friendlich`de İz Sürücü`nün karısı rolündedir."



Filmde aklıma takılan mesela ilginç bir nokta var. Başlarda, bir kadın da yolculuğa çıkan bu guruba katılmak istiyordu. Ancak Stalker  onu kovuyordu. Filmdeki isimlerinden müstesna "profesör" ve "yazar" karakterleri muhtemelen gerçek hayatta aydın diyeceğimiz, toplumun önde giden, öncü olan karakterlerleri temsil ediyordu. Ee, peki içlerinden neden biri bir kadın olmadı? Üstelik gelmek isteyen o kadını da kovuyor Stalker. Yönetmenin (veya yazarın) buradaki amacı ne olaki? Neye gönderme yapıyor acaba? Cennetten elma yüzünden kovulan kadın metaforu ile bir bağlantısı var mı ola acep? sorular, sorular... Neyse, ben bir kez daha izleyeceğim...

Anjelika Akbar


Son günlerde rastlantı eseri keşfettiğim bir piyanist, Anjelika Akbar. Şöyle bir özgeçmişine baktım da, doğuştan yetenekli olmak böyle bir şey olsa gerek... Kendi web sitesinde aşağıdaki özgeçmişi yayınlamışlar...
11 albüm çıkarmış şimdiye kadar... 400 den fazla bestesi varmış....Irgalanmak, ilgilenmekte fayda var diye düşündüm...


"Anjelika Akbar Kazakistan’da, müzisyen ve filozof bir baba ile yine müzisyen bir anneye sahip olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşında nota biliyor ve piyano çalabiliyordu. Moskova Devlet Konservatuarı hocası ve Çin Harbin Konservatuarı’nın kurucularından V. Lipovetsky ilk ustası oldu. 4 yaşındayken Mutlak Kulak yeteneği fark edilen Anjelika Akbar, 4,5 yaşında Moskova Devlet Konservatuarı öğretim üyelerinin dikkatini çekti ve aynı konservatuarın bünyesindeki, harika çocukların okuduğu okula kabul edildi. Eğitimine bu okulun Taşkent şubesinde devam etti. (Üstün yetenekli öğrenciler için 11 yıl eğitim veren Uspensky Devlet Müzik Okulu). Okul öğrencilerinden dünyaca ünlü Alexei Sultanav ve Stanislav Yudenich gibi, Anjelika Akbar da en iyi öğrenciler arasında yerini aldı.



11 yıl süren piyano ve bestecilik eğitimini tamamladıktan sonra 5 yıllık eğitim göreceği Taşkent Devlet Konservatuarı’na başladı. Prof. Berlin ve Prof. Yanovsky ile beste ve orkestrasyon; Prof. L. Pluşenko ile piyano ve ünlü organist T. Levina ile de Org çalışmaları yaparak eğitimini tamamladı.
Ardından Rusya Besteciler Kurulu, Anjelika Akbar’ı ‘’En İyi Genç Besteci’’ olarak seçti. Rusya Besteciler Kurulu, müziğin eşsiz rolünü çok iyi algılayan insanlardan oluşan ve topluma uzanacak müzikaliteyi korumak adına hizmet veren bir kuruldu. Anjelika Akbar, 2006 yılında bu kurulun Ukrayna şubesine üye oldu (kurula üye olmak, aynı zamanda Kültür Bakanlığı’nın ‘’Onur Sanatçısı‘’ unvanına sahip olmak anlamına geliyor)."


YOKSULLARIN ARABESKİ: KEDER VE İSYAN

Esengül daha ölmemişti. İstanbul’un sabahçı kahvelerinde ve genç kızların doldurduğu konfeksiyon atölyelerinde onun şarkısı söylenirdi:

“Bir yoksula rastladım yol kenarında
Uzanmış yatıyordu boylu boyunca
Kan içinde her yanı...”




Arabeskin, yoksulların ve garibanların malı olduğu zamanlardı. Her çağın kendi ruhu ve ifadesi varsa, kentlerde sığıntı gibi yaşayanların dili arabeskti. Geleceğe dair belirsizlik ve korku her yerdeydi. İnsanlar nasıl bir dünyaya doğduklarını bilemiyordu. Yapabildikleri tek şey, kendi hayatlarını hançereyi yakan seslere bırakmaktı. Bunun adı arabeskti, daha ilerisini göremiyorlardı.

Köy yollarından gelerek, şehirlerin eteklerine sahipsiz çocuklar gibi tutunmuşlardı. Yoksulların hicretiydi bu. Bir kimsesizlikten gelip başka bir kimsesizliğe gidiyorlardı, ama ellerinden tutacak bir peygamberleri yoktu.

Batsın tabii ki bu dünya, sevenler bahtiyar olmuyorsa, bin kez batsın. Kalpsiz bir dünyanın ıstırabıydı arabesk, yalnız kalmış ruhların feryadıydı. Ekmekler ve kalpler her gün daha da küçüldüğünde, Esengül bin kez haykırırdı:

“Dedim ey yoksul seni çok dövmüşler nasıl dayandın
Dedi yâr karşımdaydı acı duymadım.”




Sevmek, bütün hayatın sevgilinin soluğuyla dolu olduğunu hissetmektir. Her acıya dayanılır o zaman. Çarmıhta bir mazlumun ve Kerbela çölünde bir masumun acısını lime lime kendi etinde taşır gibi dayanır yoksullar ve aşıklar. Kimse onların acısının, umutsuzluk taşıdığını söyleyemez. Aksini düşünenler, keder ile umutsuzluğu aynı şey sananlardır.

Arabeskin çölüne düşenler, bütün bir insanlığın acısını kendileriyle taşır. Bu çölün dehşet yalnızlığı evde, işte ve okulda herkesin koynunda durur. Sokaktaki her yüzde okunabilir. İnsanlar yoksul yaşar, kalabalıkta dolaşır, başka hayatların ihtişamına imrenirler. Basit düşünür, bulabildiklerini giyinirler. Onların müziği de yoksul ve sanki bulabildikleri giysileri gibidir. Yamalarla bezelidir. Bu yüzden şehrin temiz çocukları arabeske kötü der, onu kenar mahallenin yoksul çocuğu gibi dışlarlar. Şimdilerde bu yoksul müzik zenginlerin mahallesine girmiş olsa bile, bazen haddi bildirilir, geldiği yer suratına aşkedilen tokatla ona hatırlatılır. Piyasanın çeşnilerinden biri haline gelmiş olması onun kökenini unutturmaz.

Arabesk müziğin hor görülmesi, onun bağrında taşıdığı hafızayla ilgilidir. “Doğu” tınıları dolu bir müzik olan arabeskin üzerine üstünkörü “kötü” damgası vurulunca, meselenin bizim yakıcı geçen yüzyıllık modernleşme ve batılılaşma sürecimizle de bir ilgisi olduğu görülür. Cumhuriyet için, ülkenin içinde bulunduğu bataktan çıkmanın yolu, eski saltanat yapısından ve dinsel idareden kurtulmaktı. Ama bununla yetinmeyip, geçmişe ait her kültürel değerin lanetlenmesi, dönemin karakteri oldu. Doğu’yu tümüyle kangren olmuş bir kol gibi kesip atan ve bütün dermanı Batı kültüründe arayan bu aksak modernleşmenin bir sonucu olarak “arabi” olan her şey aşağılandı. Mısır filmlerinin, hatta bir dönem radyoda türk müziğinin bile yasaklanması, bu zihniyetin sonucuydu. Bugün arabeski aşağılayan şehirlilerin “yüksek zevk” anlayışı, geçmişini “unutarak aşmaya” çalışan ama tarihin basamaklarında her zaman tökezlemeye mahkum olan toplumların kaderini paylaşır.

Geçmişi bugüne taşıyan hafıza daima canlıdır. Hafıza, Kürtçede “bîr” demektir. Diğer anlamı, özlem ve hasrettir. Arabesk, toplumun kadim ruhunun açığa çıktığı hafıza ve hasret çatlaklarından biridir. Onun yerini ne eski zamanın marşları, ne yeni dönemin ilahileri, ne de batı müzikleri tutabilir.

Kazancakis, El Greco’ya Mektuplar adlı kitabında bir gün yolda rastladığı bir papazdan söz eder. Papaz, elindeki yeşil yaprağa bakıp ağlamaktadır. Kazancakis, neden ağladığını sorar. Papaz, “Yaprağın üzerinde, çarmıha gerilen İsa’yı görüyorum” der. Sonra yaprağın diğer tarafını çevirir ve gülmeye başlar. Kazancakis “Şimdi niye gülüyorsun?” diye sorar. Papaz, “Şimdi İsa’nın yeniden dirildiğini görüyorum” der.

Arabeskin bir yanında çarmıha gerilen aşıkların, garibanların ve alt tabakadakilerin kederi vardır. Ama diğer yanında, öfke, itiraz ve isyan yer alır. Bütün mesele, bu yaprağı çevirip öbür tarafına da bakmayı bilmektir. Yunan şehirlerindeki gariplerin müziği rebetiko ve Portekizlilerin “arabi desenli” fado müziği gibi, bizim arabeskimiz de kalbi kırık mazlumların soylu onurunu taşır.

Melâli anlamayan nesle aşina değiliz, demişti şair. Kalp sıkıntısını ve hüznü bilmeyenler bizden değildir. Keder ile isyanın süt kardeş olduğuna inanmayanlar bizden değildir. Çıplak ayaklıların, yüzü jiletlilerin ve eli nasırlıların soluğunda gizlidir her şey: Keder ve İsyan!
(Burhan Sönmez http://www.birgun.net/)


Libertarias...




İzlemeyi planladığım sıradaki film :

LIBERTARIAS

Yönetmen : Vicente Aranda
Senaryo : Vicente Aranda / José Luis Guarner
Görüntü Yönetmeni : José Luis Alcaine / Juan Amorós
Müzik : José Nieto






Yaz, 1936
18 Temmuz
İspanya Ordusu,
Cumhuriyetçi Hükümete baş kaldırıyor.


19 Temmuz.
Halkın kahramanca
mücadelesi sayesinde...
...Barselona ve Madrid'de
ordu yenilgiye uğratılıyor.


20 Temmuz.
Kitleler devrimci bir
hükümet talep ediyor.
Yasal hükümet
durumu kontrol edemiyor.


21 Temmuz.
İspanya İç Savaşı başlıyor...
...son idealist savaş...
...imkânsızı gerçekleştirmek için
mücadele eden insanların...
...son "Ütopya" düşü.


Film yukarıdaki satırlar ile başlıyor. “İnsanların son ütopya düşü”. İnanmış insanların yaşamlarını bu ütopya için nasıl feda ettiklerini görmek hüzün veriyor... Film de adım adım bu hüznü yaşatıyor. Bu ütopya düşü için yola çıkan kadınlar, ellerinde tüfekleri ile cephede yan yana savaşıyorlar erkeklerle...


Yıllar önce denk geldiğim çağdaş İngiliz şairlerinden John Cornford’un da İspanya iç savaşında öldüğünü biliyordum. Hemde çok genç yaşında. 21 yıllık ömrüne hem de ne çok şey sığdırmış.





   

Türkeçeye çevrilmiş sadece bir şiirini bulabilmiştim. Cevat Çapan’ın “Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi” kitabında geçiyor. Çeviri de kendisine ait. John Cornford ile ilgili başka hiç bir yerde bir bilgiye denk gelmedim.

Cambridge’de öğrenciyken aşık olduğu Margot Heinemann’a adamış olduğu şiir:


İSPANYA MEKTUBU
(Margot Heinemann’a)
Kalpsiz dünyanın kalbi,
Sevdiğim, senin kaygın
İçimde taşıdığım acı,
Günümü karartan gölge.


Rüzgar çıkıyor akşamüstü,
Belli ki güz yaklaşıyor,
İçimde seni yitirme korkusu,
İçimde bu korkunun korkusu.


Huesca'ya bir mil kala,
Onurumuzun son siperinde,
Sevdiğim, bil ki seni
Taşıyorum can evimde.


Kem talih gücümü tüketir de
Yıkarsa beni toprağa,
Beni olanca iyiliğinle an
Sevdiğim, ne olur unutma.




  
 Bir film, nerden nereye bağladı cümleleri. Son sözü gene şiire bırakalım :


“Gene de yaşıyor aşk,pencere pervazına kazılı bir kelime
Celladın baltasının o garip ürküntüsü içinde...”
(Robert Graves)

Mar Adentro



Film hakkında çok olumlu yazılar var... Bu hafta sonu izleyeceğim...


Yönetmen : Alejandro Amenábar
Senaryo : Alejandro Amenábar , Mateo Gil
Görüntü Yönetmeni : Javier Aguirresarobe
Müzik : Alejandro Amenábar
Yapım : 2004, İspanya / Fransa / İtalya , 125 dk.



Ama hep uyanıyorum,
ve hep ölmüş olmayı diliyorum,
Saçların, ağzıma dolanmışken,
sonsuza dek öyle kalayım diye..







Sonbahar...


Denize, dalgalara bir kez daha baktı. Bu anı belleğinde tutmak, hiç unutmamak istercesine gözlerini zorlayarak baktı. Yolları, dönüş yollarını, evini, odasını, masasını düşündü. Gönüllü bir özlem gibiydi her şey. "Unutacağım,"dedi. "Bugünleri de unutacağım. Her şey eskisi gibi olacak. Her şey anı olacak."

-akşamsefaları dolandı ayağına.- Yoldan saptığını, bahçenin yeni karılmış toprağına, bakımlı çiçeklerine bulaştığını ayrımsadı. Akşam oluyordu. Bir kez daha akşam oluyordu."Son günüm bu," dedi. "Bu akşamı hiç unutmayacağım. Unutmamalıyım." Yollar. Unutulmamak bizim dışımızda. Unutmak üzerine söylenen her şey yalan aslında.

(Yarın orada olacağım. Orada.) Bir yazdan geriye ne kalacak ki? Herkes unutacak birbirini. Alınan adresler hiçbir işe yaramayacak. Ara sıra yollarda karşılaşılacak. Ve herkes bu yazı, çürümeye yüz tutmuş anıları konuşacak ayaküstü. Sonra yine yollar. Yine herkes kendi evinin yolunu tutarak akşama karışacak... Her yaz böyle olmuyor mu? Her yaz biz nasılız? Yarın sabah döneceğim. Sevinmeliyim biraz da... Döneceğim.

M.Mungan


Veda Vakti...



Elfida...

Elfida : Feda etmeyi bilmek, gözden çıkarmak, bazen çekip gitmeyi bilmek, sevdiğini yitirme acısıyla ayakta kalabilmek...

Bir şarkı bir insanı bu kadar hüzünlendirmemeli... "omzumda izin bırakma, yüküm dünyaya yakın" ... Boğazımdaki yavru kedi debelendi...





yüzün geçmişten kalan, aşka tarif yazdıran
bir alaturka hüzün, yüzün kıyıma vuran
anne karnı huzuru, çocukluğumun sesi
senden bana şimdi zamanı sızdıran

şımartılmamış aşkın sessizliğe yakın
kimbilir kaç yüzyıldır sarılmamış kolların
sisliydi kirpiklerin ve gözlerin yağmurlu
yorulmuşsun hakkını almış yılların

elfida bir belalı başımsın
elfida beni farketme sakın
omzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın
elfida hep aklımda kalacaksın

elfida sen eski bir şarkısın
elfida beni farketme sakın
omzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın
elfida hep aklımda kalacaksın